DEVLETİN BAŞARISIZLIĞINI TEŞHİSDE VE YAPISAL REFORM ÖNERİSİNDE KAMU TERCİHİ TEORİSİNİN BAŞARISI VE SINIRLARI*

 

 

Yazan: James M. Buchanan

Çeviren: Coşkun Can AKTAN

 

 

2.1. GİRİŞ

Devletin başarısızlığına kamu tercihi teorisinin yaklaşımı konusunda bir çalışma sunmam istendi ve ben bu fırsatı ortodoks analizin ötesine giderek ve daha önce ihmal edilen bazı konuları burada tartışmak suretiyle değerlendirmek istiyorum.

Ortodoks yaklaşımı başlangıçta gözden geçirmek yararlı olacaktır. Bu konu Bölüm 2.2' de yapılmaktadır. Bölüm 2.3, standart bazı görüşler çıkarılabilecek özetlemeleri içermektedir. Bölüm 2.4, 2.5 ve 2.6'da; bir anlamda "Kamu Tercihi Teorisi" ötesindeki bir perspektifin metodolojik açıklamaları yer almaktadır. Bölüm 2.7'de; hem politikada hem de piyasa içerisinde bireysel davranışa göre "homo economicus" modelini inceleyeceğim. Bölüm 2.8'de, kurumsal reformun düzenlenmesi için minimax ilkesini ve Bölüm 2.9'da ise bunun kamu tercihi ile olan ilişkisini araştıracağım. Sonuçlar Bölüm 2.10 içersinde yer almaktadır.

2.2. DEVLETİN BAŞARISIZLIĞI TEORİSİ OLARAK KAMU TERCİHİ

Teorik refah ekonomisi uygun bir şekilde "piyasa başarısızlığı" (the theory of market failure) olarak adlandırılmıştır. Teorik refah ekonomisinin temel konuları 1930, 1940 ve 1950'lerde açıklandığında, ilk önce bu konular kaynakların dağılımında etkinlik için gerekli ve yeterli koşullar olarak anlaşıldı. İkinci olarak, ekonomik değişkenler arasındaki ilişkilerin yapısı, kaynak dağılımında etkinlik için gerekli şartları sağlamada başarısızlığa uğradı. Göreli olarak refah ekonomisinde, çok az kurumsal içerik bulunmaktaydı. Fakat, genel kabul olarak, kapitalist ekonomi içerisinde gözlenen bu ilişkiler devletin, kaynakların etkin dağılımını sağlamada başarısız olduğu, şeklinde anlaşıldı.

Evrensel düzeyde "piyasa başarısızlıklarını" ortaya koyan teorik refah ekonomisi, aynı zamanda bazı politik aracıların düzenleyici önlemler olarak açık bir şekilde kullanılmasını önermiştir. Böylesine idealize edilmiş düzenleyici önlemlerin kurumsal yapı içersinde var olacağı üzerinde durulmamaktaydı. Teorik refah iktisatçılarına göre, piyasa ekonomisi kaynakların etkin dağılımında "başarısız" kalmıştır. Buna karşın "ideal" kamu ekonomisi bir alternatif olarak düşünülmüştür. Bir çok vesileyle, kamu tercihi teorisini; geniş ölçüde 1960'lı ve 1970'li yıllarda gelişen biçimiyle teorik refah ekonomisinden kaynaklanan "piyasa ekonomisinin yetersizliği teorisi"ne karşılık olarak "devletin başarısızlığı teorisi" olarak nitelendirdim. Yukarıda belirtilen birinci teori kaynak dağılımında etkinlik için gerekli şartları sağlamada piyasa sürecinin başarısızlığını ortaya koyarken, kamu tercihi teorisi (Paul Samuelson tarafından bir kez "refah politikası" olarak adlandırılmıştır.) devletin uygulayacağı düzenleyici önlemlerin etkin kaynak dağılımı gerçekleştirmedeki başarısızlıklarını ortaya koymuştur.

Kamu Tercihi Teorisi başlangıç analiz düzeyinde, "yardımsever despot" imajının bir değer taşımadığını ortaya koymuş, bunun yanısıra refah ekonomisinin kurumsal karşılaştırma standardı olarak birleştirmiş olduğu kurumsal karşılaştırma standardı olarak birleştirmiş olduğu devlet ve politik modeli açıklamaktan fazlasını yapmıştır. Daha ileri bir düzeyde Kamu Tercihi Teorisi, değişik kamu tercihi rollerinde fayda maksimize eden kişilerin davranışlarını metodolojik bireyselcilik varsayımına dayalı olarak politik karar verme sürecinin kendi modelleri aracılığıyla açıklamaktadır.

Kamu Tercihi Teorisi, kapsam bakımından teorik refah ekonomisinden bir dereceye kadar fazla pozitif veya en azından bir dereceye kadar az normatif olmuştur. Belirttiğim gibi, devletin başarısızlığı teorisi, ilk olarak belirli bir kurumsal yapının, yani piyasaların yetersiz kaldığını göstermesiydi. Neye karşı yetersizlik ? Ne ile karşılaştırıldığında ? Bir kez teorik refah ekonomisinin normatif yapısındaki bu durum, esasen alternatif kurumsal yapının pozitif analizi yoluyla ortaya konulduğunda "başarısızlık" üzerinde daha az önem görülmektedir. Bu şu anlama gelmektedir; kamu tercihi teorisyenleri, teorik refah iktisatçılarının hata ve kusurlarını tekrar etmemişler; onlar realiteyi bir ideal ile karıştırmamışlardır. Ve kamu tercihi teorisyenleri, politikaya; etkin bir kurumsal alternatif olarak idealize edilmiş bir piyasa yapısını ileri sürmemişlerdir.

2.3. KURUMSAL KARŞILAŞTIRMA

Kamu tercihi iktisatçıları, mantıksal bir yaklaşımla karşılaştırmalı kurumsal alternatifler konusundaki tartışmaları geliştirmiş olduklarını öne sürebilirler. Eğer hem piyasaların hem de devletin idealize edilmiş standartlarının işlemesi yönünde; etkin kaynak dağılımı amacı, bireysel özgürlüğün devamı, dağılımcı adalet (Distributive Justice) veya diğer aranılan niteliklerin başarısız kaldığını kabul edersek organizasyon yapısı hakkında neler söylenecektir ? Bir toplumdaki kişiler arasındaki karşılıklı bağımlılık nasıl kurumsallaştırılabilir?

Spesifik olarak düzenlenmiş bulunan sektör ya da "endüstriler" için alternatif organizasyon biçimleri arasında karşılaştırma en iyi koşullarda yapılabilir ve gerçekten yapılmalıdır da. Bazı "endüstriler" için, karşılaştırma daha ziyade açık sonuçlar verebilir. Üretim dağıtım faaliyetlerinin yapıldığı bir serbest ve açık piyasanın etkinlik doğurucu özellikleri içersinde, bir bölünebilir mal veya hizmetin (sözgelimi ayakkabı veya su tesisatçılığı) piyasa ekonomisince üretilmesi daha uygundur. Öte yandan, söz gelimi milli savunma hizmetinin genellik ve kamusallık özellikleri, piyasa benzeri ciddi "özelleştirme" düşüncesini gündeme getirebilir.

Böyle bir karşılaştırmada, piyasa türü ve kabaca birinin diğerini dengelediği politik organizasyonun avantaj ve dezavantajlarıyla farksızlık sınırı yakınında bir yere düşen sayısız "endüstriler" olacaktır. "Kamu hizmeti işlet-meleri" olarak adlandırılabilecek bu tür endüstriler için farklı toplumlarda farklı organizasyon yapıları gözlemeyi bekleyebiliriz.

Refah ekonomisi tarafından açıklanan ve onun kurumsal karşılaştırmadaki tarihi gelişimine bağlı olarak kamu tercihi teorisi, rakkası deyim yerindeyse "sağa doğru" kaydırmıştır. Piyasa ve devlet alternatiflerinin her ikisinin "tüm yönleriyle" ve "yardımsever despot" körlüğü olmaksızın karşılaştırılması; 1950 ya da 1960'taki hakim görüşler temeli üzerinde meydana getirilmesi muhtemel olan karışımdan, eninde sonunda daha az kamu sektörü etkisi taşıyan bir özel kamu sektörü karışımı meydana getirecektir. Karşılaştırmalı sonuçlar üzerindeki böyle bir değişmenin, kamu tercihinin temelini oluşturan ideoloji ya da ideolojisizlikteki herhangi bir değişme ile veyahutta başka herhangi bir faktördeki değişme ile ilgisi bulunmamaktadır. Sözkonusu olan değişme tümüyle, ilgili alternatiflerin daha geliştirilmiş bir karşılaştırmasından ileri gelmektedir.

Organizasyon yapılarının yalnızca durum itibariyle ve pragmatik olarak marjinlerdeki genişlemeye dikkat etmeden karşılaştırılması kabul edilebilir bir yöntem değildir. Taşma (spillover) veya dışsal etkiler tüm organizasyon yapıları içerisinde ortaya çıkabilir. Bu etkiler, durumdan duruma ve endüstriden endüstriye gözden kaçma eğiliminde olacaktır. Bireyler bakımından; piyasa sektörü tarafından belirlenen özel fiyatlara davranışsal ayarlamalar yapabildiği, buna karşın, kamu sektörü tarafından belirlenen değere bireylerin motivasyonlarını ayarlayamadığı genel bir rasyo, bir tek "endüstri" için uygun bir şekilde idrak edilmiş karşılaştırmalı değerlendirme için bir girdi olarak kritik bir öneme sahip olabilir. Kaynak dağılımına, ekonomik büyümeye, bireysel özgürlüğe, politik katılıma ve dağıtımcı adalete verilen farklı önem, sosyal düzenin politizasyonunda tercih edilen derece ya da sınırı etkileyebilir. Karşılaştırmanın bu aşamasında tartışmaya, normatif ilkeler girmekte ve kamu tercihi teorisi fazla bir şey vaad edememektedir.

2.4.TERCİHİN BİR MANTIĞI OLARAK FAYDA MAKSİMİZASYONU

Buraya kadar, bu konferansı düzenleyenlerin benden beklediğini sandığım bazı endişelerimi özet olarak sunmuş bulunmaktayım. Bununla birlikte, bu çalışmamın geri kalan kısmında, bir anlamda, "Kamu tercihi karşıtı" gibi görülebilecek bir takım hususları tartışmak istiyorum. "devletin başarısızlığına " ve hatta "piyasa başarısızlığına" değil, fakat daha çok, iktisatçılar ve özellikle de kamu tercihi iktisatçıları bakımından analitik metodolojik başarısızlık diye adlandırabileceğimiz konuya eğilmek istiyorum.

"Piyasa başarısızlığı" ya da "kamu sektörü başarısızlığı" deyimiyle kurumsal organizasyon yapısına atıfta bulunmaktayız. Kurum veya kuralların, sınırlamaları tahmin edilen işleyiş özelliklerini analiz ediyoruz ve "başarısızlık" demekle, eğer kurallar değiştirilebilirse "daha iyi" sonuçlar elde edeceğini göstermek istiyoruz. Bu analiz içersinde kurallara uygun bir şekilde çalışan, kuralların koyduğu sınır ve kısıtlamalara uygun olarak davranan kişilerin özelliklerini ihmal ediyor ya da atlıyoruz. Bahsetmiş olduğum gibi, tüm analiz fayda maksimizasyonu peşinde koşan bireylerden başlamaktadır.

Eğer sıkı bir tercih mantığı düzeyinde kalırsak fayda maksimizasyonu varsayımınca yaratılan herhangi bir sorun bulunmamaktadır. Yani, bu şu demektir ki; şayet tartışmaları bireysel fayda fonksiyonu içerisinde ayrıntılarıyla belirtmeden ve tanımlamadan bırakırsak bu takdirde, fayda maksimizasyonu yapısını karşılıklı etkileşim işlemlerinin analizinde kullanabiliriz. Bununla birlikte, kavramsal olarak bile, analizi test edilebilir hipotezler meydana getirmek üzere kullanıma sokamayız. Böyle test edilebilir görüşler, meydana getirebilmek için, bireysel fayda fonksiyonları üzerinde yapılan tartışmaların tanımlanması zorunludur. Ve esasen güçlükler bu tanımlama basamağıyla birlikte ortaya çıkmaktadır.

2.5. HOMO ECONOMICUS VE PİYASA BAŞARISIZLIĞI

İktisatçılar, Piyasa ilişkilerini analiz ederken fayda fonksiyonu üzerinde iyi tanımlanmış ve eski tip ekonomik adam anlamına gelen "homo economicus"a uzun bir süre güvenmişlerdir. En az kısıtlayıcı formulasyonu çerçevesinde "homo economicus" yapı yalnızca parasal birimlerle gösterilen ve nesnel olarak ölçülebilen ekonomik değerin, temsili kişinin fayda fonksiyonu içerisine bir tartışma olarak girmesini gerektirir. Bu örnekte, sözkonusu yapı, tercih fonksiyonunda, ekonomik değerin yalnızca bir tek tartışma konusu olacağını ve bu tartışmanın temsili kişinin davranışlarını etkilemede hakim olacağını gerektirmektedir. Fakat, genel kabul gören bu asgari davranış modeliyle silahlanmış olarak iktisatçılar, bazı prediktif açıklamalarda bulunabilirler. Talep edilen miktar, fiyatlar düştükçe artmakta, arz edilen miktarlar fiyatlar yükseldikçe artmaktadır. Uygun bir şekilde değerlendirildiğinde bu sonuçlar amprik kanıtlarla yeterli ölçüde doğrulanmışlardır.

Bununla birlikte, ekonomik teorinin bu "homo economicus" asgari formulasyonunun, refah ekonomisinden ortaya çıkan piyasa başarısızlığı ile ne ölçüde ilgili olduğunu tam bir şekilde görmek yararlı olacaktır. Piyasaların içerisinde dışsallıkların (taşma ve komşu etkileri) bulunduğu bu durumda, başarısız kaldığı iddia edilen standart örneklerden birisini ele alalım. Pigovian düşünme çizgisi bilinmektedir. Üretimin "Gerçek sosyal maliyetleri" çamaşırlara verilen zararları da içine almaktadır. Fabrika sahibi, bu çevreye verilen dış maliyetleri üretim kararlarının alınmasında kendi özel maliyetlerinin bir parçası olarak dikkate almayacaktır. Piyasa yetersiz kalmakta; idealize edilmiş bulunan etkinlik normları, daha az duman çıkarma işlemine doğru önlemler alınmasını gerektirmektedir.

Burada fabrika sahibiyle ev kadını arasında herhangi bir verim etkinsizliğini ortadan kaldırmak üzere pekala yapılabilecek olan Coase yönlü pazarlık olasılıklarını ihmal etmek istiyorum. (Coase [1960] ile karşılaştırınız.) Aşırı Pigovian modeli sınırı içerisinde bile etkinliği elde etmek için bazı düzenleyici önlemlerin fabrika sahibinin ev kadınına yüklediği masrafları dikkate almaması yalnızca kendi ekonomik çıkarı için, parasal kazançlarını maksimize etme varsayımına dayanmaktadır. Fakat dikkat edilirse bu varsayım, piyasa ilişkilerini genel bir biçimde eleştirmesine ilişkin bir önceki tartışmamda özetlemiş bulunduğum çok daha fazla kısıtlanmış ve sınırlanmış "homo economicus" yapı biçimini meydana getirmektedir. Dışsallık modelinde piyasa başarısızlığını değerlendirmek için, ekonomik değerin fayda fonksiyonunda ya tek bir önerme ya da bu önermenin, davranışları etkilemede diğer tüm tartışmalara hakim olduğu varsayımına gerek duyuyoruz. Böyle bir kısıtlayıcı varsayımda bulunmaksızın, fabrika sahibinin dışarıya verilen zararı kendi kararlarında hesaba katmadığını belirleyemeyiz. Böyle bir durumda, piyasanın etkin sonuçlar meydana getirmede yetersiz kaldığı iddiası herhangi bir temelden yoksun kalabilir. Ve piyasa ilişkisi genel olarak ele alındığında, kişilerin gerçek karar süreçlerinde bu dışsal maliyetlerin hesaba katılıp katılmadığını ya da ne ölçüde gözönüne alındığını belirlemeye yarayan herhangi bir ampirik araç bulunmamaktadır. Piyasa başarısızlığı tanısı açık ampirik destekten yoksun bulunmaktadır.

Fabrika sahibi ile ev kadını arasındaki karşılıklı ilişki tarafından ortaya konan ekonomik durumda hiç bir ampirik içerik olmadığını ileri sürmediğime dikkat ediniz. Örneğin, dışarı duman salma üzerine konan bir verginin, duman çıkışının azaltabileceğini tahmin edebiliriz. Bu tahmin, fabrika sahibinin tercih fonksiyonunda ekonomik değerin bir tartışma olduğunu gerektirmektedir ve bu test edilebilir bir tahmindir. Test edilmesi mümkün olmayan şey, vergi (ev kadınının üzerine yüklenen masraflara ideal olarak denk düşen bir verginin bile) tarhını fabrika ve ev kadınını içeren ekonomide kaynak dağılımının etkililiğini iyileştirebileceği ya da azaltabileceğidir.

2.6. HOMO ECONOMİCUS VE DEVLETİN BAŞARISIZLIĞI

Yukarıdaki açıklamaları, piyasaların refah ekonomisinin tanımlanan anlamda başarısız kalmadığını göstermek için yapıyorum. Aynı şekilde, yine kişilerin, kendi eylemlerinin ekonomik mübadelede onlarla doğrudan ilgili olmayan üçüncü kişiler üzerinde olan tüm etkilerini hesaba kattıklarını ileri sürmüyorum. Önceki bölümdeki açıklamaları yalnızca, "devletin başarısızlığını " kamu tercihi tanısını tartışmaya doğru bir ara istasyon ya da bir köprü olması bakımından yapıyorum.

Bilindiği üzere, kamu tercihinin merkezi metodolojik yönü, kamu tercihi rollerine sahip kişilerin davranışlarını açıklamada fayda maksimizasyonunun açık bir şekilde genişletilmesidir. Seçmenler, bürokratlar, yargıçlar, yasama meclisi üyeleri, bu roller içersinde hareket ettikleri kısıtlamalara (kurallara) tabi olarak, kendi faydalarını maksimize etmeye çalışan diğer tüm kişilere çok benzer şekilde hareket etmektedirler. Fakat, şimdi mantıklı modellere eylemsel bir içerik koymaya çalıştığımızda ortaya çıkan sorunların bir kısmını inceleyelim. Eski dostumuz, homo economicus'u kullanmaya çalışalım ve kamu tercihi yapısında rol alan kişilerin, ekonomik değerden sanki tümüyle etkilenmiş olarak hareket ettiğini varsayalım. Yani "homo economicus" modelini, dışsallıkların varlığıyla piyasa ekonomisinin yetersizliğini teşhis etmemize izin veren saf şekliyle benimseyelim.

Tek tek seçmenlerin davranışlarına baktığımızda çabalarımız derhal karaya oturur. Çok sayılı gruplarda, çoğunlukla belirlenmiş sonuçları tek bir oyunun etkileme olanağı azdır. Böylece seçme eylemi herhangi bir maliyeti içeriyorsa ekonomik olarak rasyonel kişiler oy kullanmayacaktır. Geniş bir biçimde tartışılmış bulunan bu paradoks, kuşkusuz "homo economicus"un kısıtlayıcı biçimden vazgeçilmesi ve seçmenlerin fayda fonksiyonları üzerinde refah tartışmalarının farklı biçimlerinin ortaya konması suretiyle çözüme kavuşturulabilir ve kişilerin gözlemlenen oy kullandığı gerçeği, "homo economicus"un dar anlamda davranışları uygun bir biçimde tanımlanan niteliğine sahip olmadığını göstermektedir.

Bu kadar çok söz edildikten sonra artık seçmen paradoksuna bağlı bulunan ve sık sık kamu ekonomisinin yetersizliğinin temel nedenlerinden biri olarak yinelenen "enformasyon yetersizliği" hipotezi ile de aynı sorunların ortaya çıktığından da söz etmek gerekmektedir. İkinci hipotez, geniş bir seçim bölgesinde oy "kullanan" kişiler için bile, grubun karşı karşıya geldiği tercih alternatifleri hakkında bilgilendirilme konusuna kaynak yatırılmasında onlar için herhangi bir ekonomik dürtü bulunmadığını belirtmektedir. Bireysel olarak masrafları taşımadıklarından ya da semereleri toplamadıklarından dolayı, tercih yapma için herhangi şahsi sorumlulukları bulunmamaktadır. Fakat yine bu hipotez, saf "homo economicus" modelinin davranışı tamamladığını varsaymaktadır. Şayet bu varsayım bırakılırsa ve bireysel fayda fonksiyonuna refahtan başka tartışmalar dahil edilirse "enformasyon yetersizliği"nin ortaya çıkacağı sonucuna nasıl varabiliriz? Tıpkı tüten baca örneğindeki "piyasa başarısızlığı" durumunda olduğu gibi, hipotez için doğrudan deneysel hiç bir destek bulunmamaktadır.

Yine dikkat edilmeli ki, analizin tümüyle ampirik içerikten yoksun bırakılmasını öneriyorum. "Homo economicus" yapının dar anlamda ve kuşkusuz daha kabul edilebilir biçiminin bırakılması korunduğu sürece, hâlâ oylama masraflarının azaltılması durumunda daha çok kişinin oy kullanacağını, eğer enformasyon masrafları azaltıldığında kişilerin tercih alternatifleri konusunda bilgilendirilmesinin daha olası olduğu ve benzeri sonuçları çıkarabiliriz. Bunlar ampirik olarak test edilebilir hipotezler ortaya koymakta, fakat bunlar yalnızca "homo economicus"a özgü durumlara bağlı bulunmaktadır.

Analizi, diğer kamu tercihi rollerine sahip kişilerin davranışlarına kadar genişletebiliriz. Belirlenmiş bir takım görevleri yerine getirmek üzere hükümetçe çalıştırılan bayağı bir bürokratı düşünün. Özel bir firmada çalışan bir kişinin davranışlarını tanımladığımız aynı yöntemle bu kişinin davranışını belirlememiz olasıdır. Her iki model de daha dar anlamdaki "homo economicus" yapıya sıkı sıkıya bağlı kalmayacağını, çalışanın karşılaştığı sınırlamalar çerçevesinde mümkün olduğunca sevimsiz olan iş gücünü en aza indirmeye çalışacağını göstermektedir. Bununla birlikte, özel sektör çalışanı için bu sınırlamalar daha fazla olabilir. Çünkü davranışların firma kârlarından pay alacak kişilerce dikkatli bir biçimde izlenmesi daha muhtemeldir. Devlet hiyerarşisinde, personelin çabalarını yakından izlemede, bürokratik personel denetçilerinin doğrudan hiç bir ekonomik çıkarı bulunmamaktadır. Denetim rollerinde kâr hakkı iddia eden hiç bir kimse mevcut değildir. Ayrıca, eğer bürokratik ödüller genellikle işletmenin büyüklüğüne ve dolayısıyla bu da işletmenin bütçelerine bağlı ise büro denetçileri, fiilen sağlanan hizmetlere olan herhangi bir "talep"ten tümüyle bağımsız bir biçimde, bütçe hacimlerini en fazlaya çıkarmaya çalışacaklardır. Özel bir firmanın sahiplerinden farklı olarak bürokratlar kiraları ya da kârları doğrudan elde etme imkanına sahip değildirler. Bundan dolayı, bunlar işletme hacmini anlamlı etkinlik sınırlarını aşan bir biçimde artırmaya çalışırlar.

Piyasa ve devlet organizasyonu içerisinde farklı teşvik yapıları mevcuttur; bu farklı yapılar bize, davranışlardaki farklılıkları tahmin etmeye olanak sağlar ve bu hipotezler ampirik olarak test edilebilir. Fakat bu hipotezlerin, kabul edilmesi sınırlı anlamda tanımlanan ve net zenginlik maksimizasyonuna hakim bir rol yükleyen bürokratik davranış için "homo economicus" modelini meşru kılmaz. Bütçe büyüklüğünü maksimize etmeye çalışarak, geleneksel görevleri olarak kabul edilen "kamu çıkarı"nı korumaktan kaçınarak özel çıkarlarının peşinde koşmaları dolayısıyla bürokrasilerin "yetersiz olduğuna" ilişkin hiç bir kanıt bulunmamaktadır.

Bu analizi, politikacılara, yasama meclisi üyelerinin davranışlarına kadar genişlettiğimizde, bu kişilerin hemen hemen yalnızca makam imtiyazlarını korumaya çabalayan kişiler oldukları anlaşılabilir. Herhangi bir milletvekili, yalnızca kendi seçim bölgesindeki seçmenlerin beğenisini "satın almaya" çalışır. Seçmenler, bürokratlar ve milletvekilleri bakımından net refah maksimizasyonunu kapsayan homo economicus'un saf biçiminin "kamu ekonomisinin yetersizliği" işaretleri vermesi şaşırtıcı değildir. Gerçekten de, şayet bu modeli benimsersek devletin başarısız olduğuna hayret edebiliriz. Vatandaşlarca talep edilen ve hizmetlerin bazılarının kesinlikle yönetimlere sağladığı ve vergilerin kesin gelir maksimize eden sınırlarında olmadığı yolundaki gözlemlerde açık paradokslar bulunmaktadır.

2.7. HOMO ECONOMICUS'UN İLGİ ALANI

Kişiyi gerek piyasada ve gerekse kamu tercihi davranışında yalnızca, hatta hakim bir biçimde kendi net refahının değerini maksimize etmeye çalışan biri olarak tanımlama girişimini durdurmayı ve bu durumlardan kaçınmayı öneriyorum. Kendimizi metodolojik olarak piyasada veya kamu tercihini davranışlarda ekonomik bireysel fayda fonksiyonuna girme tartışmasına izin veren, fakat bir kaç tartışma içersinde yalnızca bir tanesi olarak ve bir çok durumlarda kritik etkileyici faktör zorunda olmayan biçiminde "homo economicus" varsayımını sınırlandırmamızı öneriyorum. Kuşkusuz her birimizde modası geçmiş ekonomik adamın bir öğesi bulunmaktadır ve ortalama olarak bu, bir çok sıradan davranışımız için önemli olabilir, fakat "eski adem'in yanısıra, sürekli olarak etki yapan diğer unsurlarda mevcuttur. Homo economicus ile birlikte yaşayan bazı "ekonomik olmayan kişilerde bulunmaktadır ve bunların mevcudiyetini ve sayılarını ölçmenin güçlüğünden dolayı bunların yumuşatıcı etkisini görmezlikten gelmek deliliktir.

Belirtildiği gibi, eğer "homo economicus"u her konuyu açıklayıcı bir model olarak kabul edersek, "devletin yetersizliği"ni teşhis etmek gerçekten kolaydır. Buna karşın böyle bir modelde seçmenler oy vermezler; oy verenler ise yanlış bilgilenmişlerdir, bürokratlar görevlerinden kaçınırlar ve keyfi yetkilerini bütçe hacimlerini ve bütçe bileşimlerini kendi yararları doğrultusunda saptırırlar. Seçimle işbaşına gelmiş politikacılar makam imtiyazlarını korumaya çalışırlar ve yeniden seçilebilmek için gerekli en küçük seçmen gruplarının istemlerine yaltaklanırlar. Yargıçlar sakin yaşamın tadını çıkarırlar ve görevlerinde çok az zaman ve çaba harcarlar. "Kamu yararı" düşünceleri analize hiç de girmez.

Bu modelin ortodoks politika bilimcisi bakış açısından "politikanın" ve "devletin" ne ile meşgul olduğunun bir kötü karikatürü gibi görünmesi pek şaşırtıcı değildir. Bununla birlikte, bu aynı ortodoks politika bilimcisinin, teorik refah iktisatçısından "piyasanın yetersizliği" teşhisini kabul ettiğinde ve bu tanıyı politika kontrolleri piyasalar üzerine kadar genişletmede haklı göstermek için kullanmaya benimsemeyen pek istekli olduğu piyasa davranışı hakkındaki modele eşittir.

Bu çalışmada önerdiğim, "homo economicus" yapı ne piyasalar ne de politika için uygun bir biçimde biçimlendirilemez. Hem piyasa ve hem de politik işlemlerde bireysel fayda fonksiyonlarında "ekonomik önermelerden başka" bir şeye güvenmeliyiz. Fakat ekonomik önermenin bireysel davranışlarda, piyasalarda ve politikada fayda fonksiyonlarında daima önemli ve ilgili bir tartışma olarak kaldığını da akıldan çıkarmamalıyız. Bir dereceye kadar alçak gönüllü, fakat kuşkusuz savunabilir anlamda sanırım, kamu tercihinden çıkarılabilecek metodolojik ile dersin, bu ögütten başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz.

2.8. KURUMSAL DÜZENLEMENİN ASGARİ İLKESİ

Hem kurumların yapısını tanımada ve hem de gelişmeleri örgütlemede anlamlı bir ilerleme yapmak için benimsememiz gereken evrensel fayda fonksiyonu yaklaşımında içerilen kurumsal düzenlemede önemli görüşler mevcuttur. İnsan davranışının piyasa kurumları içerisinde tamamen özel çıkar peşinde koşmak eğilimine rağmen, bunun aynı zamanda dolaylı ve maksatsız olarak "Kamu Çıkarı" diye adlandırılabilecek unsuru ilerletmeyi sağlaya-bileceğini keşfetmek 18. yüzyıl filazoflarından, Mandeville, Hume ve özellikle de Smith'in dehalarıydı. Bununla birlikte bu filozoflar insanı bu kadar dar bir biçimde ele alarak tanımlamamışlardır. Onların ilgileri kurumların düzenlemesinde yatmaktaydı ve onlar dar ekonomik çıkarlar, insan davranışına egemen olsa bile istenen sonuçların elde edilebileceğini göstermeye çalışmışlardır. Bu nedenle gerçek bir asgari tercih ilkesi tarafından, devlet benzeri organizasyondan ziyade piyasa benzeri organizasyon tercih edilmek zorundaydı. Piyasalarla taban tabana zıt politikada, bireysel ekonomik çıkar ile "Kamu Çıkarı" arasında bir uygunluk sağlayacak herhangi bir doğal yapısal bağıntı bulunma olasılığı görünmemektedir. Şayet kasaba kendi çıkarlarını gözetme izni verildiğini bilirsek Adam Smith ile birlikte kendimizi daha iyi hissedebiliriz. Çünkü ancak bu yolla onun bize akşam yemeği için et sağlayabileceğinden emin olabiliriz. Fakat buna tümüyle zıt olarak, bürokratımızın da kendi ekonomik çıkarını gözetebileceğini düşündüğümüzde, onun bu davranışı hiç hoşumuza gitmeyebilir, çünkü onun, bunu bizim iyiliğimizden ziyade sadece zararımıza yapa-bileceğini idrak ederiz.

Klasik politik iktisat içerisindeki keşifler ile piyasa koordinasyonunun faydasının keşiflerinde yaratılan gerçek entellektüel heyecanı anlamak, en azından benim için basittir. İnsanın kendi hemcinsinin ahlaki ve manevi yargılarına, tümden ve nazik bir biçimdeki bağımlılığı en azından kısmen yumuşamış görünüyordu. Piyasaların iyi tasarlandığı ve anayasal yasal bir düzende işlenmesine olanak sağlandığı ve insanların birbirleriyle serbest ve açık rekabet içersinde doğal özgürlük sistemine uygun hareket etme izni verildiği bir ortamda kişinin, psikoposu tarafından dikte ettirilen davranış ölçülerine uygun bir yaşam sürmedeki başarısızlığından dolayı kaygılanmak için pek fazla bir neden bulunmamaktadır.

Bu yüzyılın sosyal bilimci ve filozoflarının çoğu, klasik politik iktisadın içerisinde geçtiği modeli anlar ve değerlendirir görünmektedirler. Adam Smith, kendi piyasa düzenini "homo economicus"un, insan davranışının tüm yönlerine egemen olduğu varsayımı üzerine kurmamıştır. Kişiler yasalara uygun ve geleneklerin sınırları içerisinde davranıyordu; belki birbirleri için, şevkat ve ortak duyguyu kapsayan "ahlaksal fikirler" sergiliyorlar. Yasal bir düzen, çalışabilir bir piyasa ekonomisi düzeninin gerekli bir parçasıydı. Fakat Smith'e göre piyasa, içerisinde insanların kendi özel çıkarları doğrultusunda hareket ederek diğer kişilerin benzer çıkarlarıyla iç içe geçmiş olarak ve onları engellemeyen tek bir model sunuyordu. Politik kurumsal karşılıklar var gibi görünüyordu; şu ölçüye kadar ki yaptığımız işler politik görevdeki kişilerin kararlarına tabidir; bunlar, bürokratlar, meclis üyeleri ya da yargıçlar olabilir. Onların özel çıkarlarını daha "genel çıkarlara" yüceltmek bakımından, en azından belirli bir ölçüye kadar, onların isteklilik eğilimlerine zorunlu olarak bağımlı bulunmaktayız. Klasik politik iktisadın, piyasa ve piyasa işlemlerinin bir savunması biçiminde ya da eleştiriciler tarafından kapitalist kurumlar için bir mazeret olarak anlaşılmaya başlanması pek şaşırtıcı olması gerektir.

2.9. KAMU TERCİHİ VE KURUMSAL REFORM

Klasik politik iktisadın normatif ilkeleri 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında niçin unutulmaya başlanmıştır? Kamu tercihinin, bu ilkelerin dolaylı olarak "yeniden keşfedilmesine" dayandığını söylemek hangi bakımlardan doğrudur ? Burada birazcık tarih bilgisi okumak yararlı olacaktır. Ve özellikle de 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarının "demokratik ideal"in yaşama geçirilmesi ve özellikle oy verme imtiyazlarının hızla genişlemesi bakımından önem taşıdığını hatırlamak yararlı olacaktır. Seçimle gelen kontrollerin tek başına, devlet ve devlet yönetimindeki kimseleri belli sınırlarda tutmaya yeterli olduğu konusunda zımni bir inanç mevcuttur. Bunlar hemen hemen kavranabilen tüm toplumsal "rahatsızlıklar" için politik kurumsal çarelerin devam reçetelerinin yürürlüğe konulması ve yayılması için elverişli bir iklim gösteriyordu; öyle bir iklim ki içerisinde yürütme için gerekli olan güdüsel yapı az ya da çok tümüyle ihmal edilmişti.

Kamu tercihi bu güdüsel yapıyı hemen hemen tam bir yüz yıllık yanlıştan sonra esas olarak gün ışığına çıkarmıştır. Fakat vurgulamış olduğum gibi kamu tercihi iktisatçıları şayet açıklayıcı modellerini bir kamu tercihi rollerinde kişilerin davranışları "tümüyle pozitif" olarak geliştirirlerse, kendi çabalarının normatif etkilerini azaltabilirler. Kamu tercihi iktisatçılarının aynı zamanda klasik politik iktisatçılardan da ders almaları gerekir; onlar modellerini Adam Smith'in tıpkı piyasalarda kişilerin davranışına ilişkin kendi modelini ortaya koyarken yaptığı gibi, modellerini; kamu tercihlerini ekonomik çıkarlarını maksimize eden kişiler olarak biçimlendirir bir şekilde ortaya koymalıdırlar. Bu tür modellerin tümüyle ya da hatta ana hatlarıyla gerçek davranışı tanımladığı konusunda hiç bir görüşe gerek yoktur. Bunun yerine, modeller, belirtilmiş olan asgari ilke üzerinde kurumsal model için esaslar olarak normatif bir biçimde kullanılmalıdır. Amaç, kurumların öyle bir düzenlemesi olmalı ki, iştirakçiler başka herşeyden çok ekonomik çıkarlarını gözetiyorlarsa, toplumsal yapıya verilecek olan zarar en az olmalıdır.

Politik kamusal organizasyon yapısı içerisinde bireysel çıkar ile kamu çıkarı arasında en azından kabaca uygunluk sağlamak için bir çok şey yapılabilir. Politika ve devlet içerisinde güdü unsuru bakımından bazı etkili değişiklikler yapılabilir. Aşırı davranış örneklerini belirli sınırlar içerisinde tutacak anayasal sınırlamalar konabilir.

Politik kamusal kesimin güdü yapısı kuşkusuz özel piyasanınkine benzeyemez. Daha önce belirtmiş olduğum gibi, karşılıklı bağımlılığımızın mümkün olduğu kadar büyük bir kısmını örgütlemek amacıyla bireysel çıkarları genel çıkarlara kanalize eden pazar düzenine olanak sağlamak için bir tartışma sürmektedir. Kuşkusuz, 1980 yılında çoğu batılı ekonomilerde önemli ölçüde "Özelleştirme" akımları mevcut olmuştur. Bu sonuç, açık bir biçimde, daha önce tartışılmış bulunan türden karşılaştırmalı dikkatli bir endüstri düzeyinde değerlendirmeden çıkacaktır. Amerika Birleşik Devletlerinde yasal kurumsal serbestleşmeye doğru olan hareket, en azından yapıcı reforma giden bu yolun bir türünü yansıtmaktadır.

Karar verme yetkisine sahip kişilerin manevi ahlak davranış standartlarındaki iyileşme potansiyeli hiç bir zaman ihmal edilmemelidir. Sir Dennis Robertson sevgiyi daima ekonomik kullanmaya gayret etmemize ve kurumsal olarak öyle yapmak için çareler bulmaya çalışmamızı söylemiştir. Ancak bu aç gözlülük başkalarının "iyi büroları"na bağımsızlığın gerekli olduğu modellerdeki dostluklar daha iyidir demekle aynı şey değildir. Kuşkusuz burada denge abartılabilir. Politik güç sahibi ahlaklı partizan, açık bir biçimde aşırı kendi çıkarı düşkünü özel bir kişiden pekala daha az istenir olabilir. Fakat geniş hoşgörü sınırları içersinde çalışmayı en aza indiren, vakit öldürücü bal yapmaz arıya sahip olmaktansa kendi "kamu çıkarı" düşüncesine bağlı, işinin erbabı bürokrata sahip olmak daha iyidir. İktisatçılar, özellikle gayet sıradan davranışlarda bulunan ahlaki içeriğin önemini ihmal etme eğilimindedirler. Bunların piyasa ya da piyasa dışı modellerde olması önemli değildir. Toplumsal olarak bir yarara sahip bir öğretmeninin "vaizin" bir rolü bulunmaktadır.

2.10. SONUÇ

Fakat, kırılmış yumurtayı tekrar birleştirebilir miyiz? Tamiri olanaksız tuz parça olmuş şeyi tekrar elde edebilir miyiz? Bu durum çağımıza meydan okumaktadır. Normatif teoride, modelde ya da toplumsal düzen kavramında vatandaşları ve devleti aynı şekilde sınırlayan bir hukuk rejiminde içersinde kişilerin özgür, başarılı ve hoşgörülü kalabileceği hiç bir boşluk mevcut değildir. Bu ideal düzen hiç bir zaman gerçekleşmedi kuşkusuz; 18. ve 19. yüzyıl başlarında bu gerçekleşmenin yolda olduğu ümidinde bir mantıklılık var gibi görünüyordu. Gelişme gözle görülebilir derecede hızlıydı ve kişiler gelişme olasılığına inanıyorlardı. Fakat, batılı adam yolunu şaşırdı, sabrının hikmetini yitirdi ve bilmeyerek ideal düzen yolundaki gelişmelerin meyvalarının ziyan olmasına izin verdi. Maddi refahdaki gelişmeler, kamu felsefesindeki ve sosyal mühendisliğin sınırları anlayışındaki yozlaşmayı gölgelemiştir. 18. yüzyılın sağlıklı skeptisizmi yavaş yavaş fakat kesin bir biçimde 20.yüzyıl başlarındaki mükemmeliyetçi benliğine dönüşmüştür.

"Kamu malı", "özel kişi" tarafından nasıl üretilebilir? Bu 18. yüzyıl sorusu hâlâ yanıtlanmamıştır. "kamu malı" şimdiye kadar nasıl üretildi? Merkantilist çağda 19. yüzyıl dünyası nasıl ortaya çıkmıştır? Tarihçiler bize tümüyle tatmin edici olarak bir cevap vermediler. Kamu malı" ve "iyi toplum" düşüncesinin sonuçları olamayacağı ve tarihin akışının özel çıkar güçlerinin belirli etkisi tarafından sahnelendiği konusunda ısrar eden bazı meslekdaşlarımız yalnızca, bizi bekleyen kadar konusunda ümitsizlik ortaya koymuşlardır. Bununla birlikte, Profesör Hayek'in dediği gibi hiç bir şey kaçınılmaz değildir, fakat düşünce onu öyle yapar. Ben kendim, "kamu tercihinin" bizi yeniden düzlüğe çıkaracak sosyal düzenin temelleri hakkında bütünleşmiş fikirler sistemi olarak "kamu felsefesi" ile birleşmesini ve bu felsefeye dahil olup onunla bütünleşmesini istiyorum.