ÖZELLEŞTİRME TERCİHİ : BİR ANALİZ*
Yazan: Steve H. Hanke
Çeviren: Prof.Dr.Coşkun Can AKTAN
Geçmiş elli yıldan daha fazla bir süre içerisinde çoğu ülke hükümetleri, ekonomik faaliyetlerde büyük icraatlar yapmış ve kapsamlı işlevler üstlenmişlerdir. Üstlenilen bu işlevler daha çok makro ekonomik planlama ve yönetim konuları üzerinde yoğunlaşmıştır. Buna ilaveten, kamu sektörü faaliyetleri, özel sektör faaliyetlerine göre mutlak olarak büyümüştür. Bu büyüme; refah programları ve askeri harcamalardaki hızlı artışın yanı sıra kamu altyapı yatırımlarının ve kamu hizmetlerinin çok büyük boyutlarda artması neticesinde meydana gelmiştir. Dahası, bir çok az gelişmiş ülke (AGÜ), devlet kavramını, kalkınmanın ve büyümenin lokomotifi - devletin ya millileştirilmiş endüstrileri (KİT'leri) işleterek ya da piyasaya müdahale ederek kalkınmayı sağlayacağı kabul edilmektedir- olarak görmüş ve müteşebbis bir devlet düzeyine kadar genişletmiştir.
Ekonomide daha çok devlet müdahalesi eğilimi giderek ciddi bir şekilde sorgulanmaya başlamış bulunmaktadır. Gerçekten kaynakların dağılımı için, daha yoğun bir şekilde, yasal düzenlemelerin azaltıldığı ve serbest piyasaların temel alınması için girişimlerin başlatılmış olduğu görülmektedir. Özellikle, kamu altyapı yatırımları ve hizmetlerinin özel teşebbüsce gerçekleştirilmesi yönünde önemli girişimler olmuştur.
Özelleştirme A.B.D'nde en belirgin biçimiyle devlet ve yerel düzeyde revaçta olmuştur. Federal Hükümet bütçesi fonlarının azalması, yeni bono çıkarılması konusunun oylanarak reddedilmesi ve arttırılmış vergilere karşı gelişen hoşnutsuzlukla karşılaşan devlet ve yerel politikacıları, birçok durumlarda, kamu altyapı yatırımları ve hizmetlerinin özel kesimce gerçekleştirilmesi için zorlanmışlardır. Diğer durumlarda, özel sektör icraatının maliyet duyarlı olduğu basit gerçeğinden dolayı politikacılar, faaliyetleri özelleştirmişlerdir.
Federal düzeyde özelleştirme, şimdiki yönetimin bir politikasıdır. Başkan Reagan, Başkanlık Yönetim Bürosu'nun bir bölümü olarak, bir Federal Mülkiyet İnceleme Teşkilatı'nı (Federal Property Rewiev Board) kurmuş olan, 25 Şubat 1982 tarih ve 12348 no.lu Başkanlık Kararnamesi'ni imzalamış bulunmaktadır. Bu teşkilatın kurulmasındaki amaç, Federal Hükümet'in mülkiyetinde bulunan fazlalık emlakın özelleştirilmesidir. O zamandan bu yana yönetim, devletin mülkiyetinde bulunan Conrail (marşandiz) tren yolunun satışını teklif etmiş ve 1987 Bütçesi'ni Kongre'ye sunarken, bir adım daha ileri giderek, devlet mülkiyetinde bulunan bazı elektrik enerjisi dağıtım kuruluşlarının, petrol rezervlerinin ve diğer malların satışını önermiştir.
Genellikle "Grace Komisyon" olarak adlandırılan Maliyet Kontrol Üzerine Başkanlık Özel Sektör kuruluşunun araştırması sonucunda Federal Hükümet'in özelleştirmeden 28.4 milyar dolar tasarruf sağlayacağı hesaplanmıştır. Federal milletvekilleri de özelleştirme hareketinde rol oynamışlardır. Federal Hükümet halihazırda, Federal Hükümet personelinin aşağı yukarı 1/4'ünün çalıştığı ve aynı zamanda özel sektörün de faaliyette bulunduğu yaklaşık olarak 11.000 ticari alanda faaliyet göstermektedir. Yukarıda gösterilen işçi sayısına posta işçileri dahil edilmemiştir. Senatör Warren Rudman tarafından sunulmuş olan kanun tasarısı, Federal Hükümet'in bu işletmelerdeki faaliyetine son verecektir. Buna ek olarak, Kongre Ortak Ekonomik Komitesi özelleştirme konusunda bir dizi seminerler düzenlemiş bulunmaktadır.
ÖZELLEŞTİRMENİN GERÇEKLEŞTİRİLMESİ
ABD'nde federal ve yerel hükümetlerin gerçekleştirdikleri kadar Başbakan Margaret Thatcher'da İngiltere'de geniş çaplı bir özelleştirme programı uygulamış bulunmaktadır. Geçen beş yıl içerisinde Thatcher hükümeti 22 değişik yöntem kullanarak yüzlerce kamu işletmesini özelleştirmiştir.
Uluslararası düzeyde, şimdiye kadar devletin ekonomiye müdahalesini savunanlar tarafından ele alınan tutum ve yaklaşımlar daha az devlet mülkiyetini ve devletin ekonomiye daha az ölçülerde müdahale etmesini savunanlar tarafından, bir ölçüye kadar etkilenmeye başlamıştır. Bu durum 1986 başlarında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve AID (U.S. Agency For International Development)' nin birlikte düzenledikleri özelleştirme konferansında da açık bir şekilde görülmüştür.
Ekonomik kalkınma hakkında akademik çevrelerde ve uluslararası örgütlerin yaklaşımlarında meydana gelen değişikliklere ek olarak, pratik bir görüş noktasından çeşitli etmenler, az gelişmiş ülkelerdeki özelleştirme politikasının uygulamasını hızlandırmıştır. Örneğin:
- IMF İstikrar Politikaları birçok ülkeyi kamu harcamalarını azaltmaya ve kaynakların ve sonuçta büyümenin desteklenmesine yarayacak politikalar benimseyip uygulamaya yöneltmiştir. Çoğu durumlarda özelleştirme, IMF' nin taleplerinin yerine getirilmesinde en akılcı yöntem olmaktadır.
- Dünya Bankası ve AID'nin her ikisinin programları, bazı faaliyetlerin kısmen ya da tamamen özelleştirme beklentilerine gittikçe daha çok açık olmuştur. Bu açıklık, başka hiçbir işe yaramamış olsa bile, içerisinde başlıca uluslararası örgütlerin özelleştirme faaliyetini yavaşlatmadığı ve hatta bazı durumlarda bu faaliyetleri özelleştirmeyi teşvik edici bir ortam yaratma şeklinde sonuçlanmıştır.
-Ekonomik kalkınma için yaşamsal bir öneme sahip olan sektörler hakkındaki görüşlerin değişmesi, eyleme geçmeyi olmasa bile, özelleştirme tercihi üzerinde düşünmeyi teşvik etme şeklinde bir etki yapmıştır. Örneğin, yerli sanayii dış rekabetten koruyarak dövizleri muhafaza etmek için politikalar oluşturma üzerinde yoğunlaşma yerine, bu yeni yaklaşım, birçok az gelişmiş ülkenin ihracat artışı ve büyüme yoluyla döviz gelirlerini artırma konusu üzerinde önemle durmasına yol açmıştır. Bu durum, az gelişmiş ülkelerin ekonomilerini uluslararası pazarlarda rekabete açmak amacıyla, özelleştirme de dahil olmak üzere, birtakım çabalar harcamaya yöneltme şeklinde sonuçlanmıştır.
- Özelleştirme, çoğu kez çok uluslu firmaların fonksiyonları hakkındaki tutumların dramatik bir şekilde değişmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Artık çok uluslu firmaların AGÜ'lere, yatırım sermayesiyle birlikte daha başka şeyleri de getirdiği gittikçe daha açık bir biçimde anlaşılmaktadır. Çok Uluslu Şirketler AGÜ'lere teknoloji, işletme becerileri, bilgi, pazarlara girebilme ve müteşebbis becerileri aktarımında da etkili bir sonuç olmaktadır.
- Bazı durumlarda özelleştirme, savsaklayarak sürüp giden politikaların uygulanmasından başka bir işe yaramamıştır. Bu politikalar altında devlet koşullar elverdiğinde özelleştirmek niyetiyle başlangıçta kamu işletmelerine yatırım yapar. Bununla birlikte, şu konunun vurgulanması gerekir; bu stratejinin gelişmemiş endüstrinin korunması gerekçesi gibi, çoğu kez gerçekleştirilmesinin güç olduğunun vurgulanması gerekir. Çünkü kazanılmış haklar güçlenir ve bu durum da özelleştirmenin yararına olmaz.
REAGAN YÖNETİMİNİN ÖZELLEŞTİRME PROGRAMI
Özel sektörü kamu sektörüne göre temel sektör olarak kabul etme; piyasa mekanizmasına dayalı ekonomi politikaları yoluyla hızlandırılmış ve istikrar kazandırılmış ekonomik büyüme; Reagan yönetimi'nin programlarının çekirdeğini teşkil etmektedir. Bu felsefenin doğal bir gereği olarak yönetim, 1987 yılı Federal Bütçe tasarısında, devlet varlıklarının bir kısmını satarak elden çıkarmayı, bazı temel ticari faaliyetlere sağlanmakta olan desteğin sona erdirilmesini, devlet kuruluşlarınca satılmakta olan bazı malların fiyatlarının daha rekabetçi bir biçimde belirlenmesini ve yardım sistemiyle hizmetleri yaptırmada sözleşme sistemine daha çok ağırlık verilmesini teklif etmiş bulunmaktadır. Bu yolla sağlanacak tasarrufların beş yıllık bir süre içerisinde 52.1 milyar dolara ulaşması beklenmektedir.
Daha önemli özelleştirme önerilerinin arasında şu konular bulun-maktadır:
- Şu anda ABD''nde üretilmekte olan toplam elektrik enerjisinin %6'sının toptan satışını yapan ve Federal Hükümet'çe işletilmekte olan beş enerji pazarlama kuruluşunun özel sektöre satılması: Bunlar arasında en tanınmış olan Grand Coulee,Boneville Barajları ve diğer 21 hidroelektrik işletmesinden Pasific Nortwest'e elektrik enerjisi sağlayan Boneville enerji işletmesidir. Enerji pazarlama kuruluşlarının satılması, beş yıl içerisinde açıklanan toplam 12.700 milyon dolar azalmasını sağlayacaktır.
- Wyoming'deki Teapot Dome ve California'daki Elk Hills olmak üzere iki A.B.D.Hükümeti denizaltı petrol yataklarının satılması:Yakın zamanlarda Strategic Petroleum Reserve(Stratejik Petrol Yatakları)'ın kurulmasıyla söz konusu iki denizaltı reservinin artık önemini yitirdiği düşünülmektedir.Böylece bu iki rezervin satılmasıyla iki yıl içerisinde sağlanacağı tahmin edilen açık azalması 2.900 milyon dolara ulaşacaktır
- Federal Hükümet'in mülkiyetinde bulunan ve atıl olarak duran emlakın satılması:Bu satış hükümete 1987 ve 1988 yıllarında 1.000 milyon dolardan fazla;gelecek beş yıl içerisinde de yaklaşık 2.000 milyon dolarlık bir kazanç sağlayacaktır.
- Federal Housing Administration(Federal İskan Dairesi)'ın gayrimen-kul üzerine alınan borç sigortasının kullanılmasının azaltılması: benzeri sigorta ticari olarak yapılmaktadır.
- Bir devlet kuruluşu olan ve politik risklere karşı ABD yatırımlarını sigorta ederek, ABD yatırımlarının finansmanına yardımcı olmak üzere direkt borç vererek ve garantiler sağlayarak yurt dışındaki ekonomik kalkınmayı destekleyen Overseas Private Invesment Corparation (Deniz Aşırı Özel Yatırım Kurumu)' un özelleştirilmesi.
- Devletçe işletilen bir demiryolu yolcu taşıma servisi olan ve 1971 yılından bu yana hükümet fonlarından 12 milyar dolar aldığı halde hiç kar etmemiş olan Amtrak'a verilen sübvansiyonlara son verilmesi.
- Beş uzay iletişim uydusunu çalıştıran LANDSAT'a verilmekte olan hükümet sübvansiyonlarının kesilmesi.
-Yoksullara mesken, eğitim ve diğer hizmetlerin sağlanması konusunda verilen hükümet yardımlarının uygulamasının arttırılması.
ÖZELLEŞTİRME EKONOMİSİ
Şayet bu konuyu teorik bir açıdan inceleyecek olursak, kamu alt yapı yatırımları ve hizmetlerinin özel girişimce etkili bir biçimde sağlanması için önemli bir desteğin mevcut olduğu açıkça görülür. Mülkiyet hakkının daha az zayıflatıldığı yer ve durumlarda - yani daha az ölçüde azaltıldığı yada güçsüzleştirildiği durumlarda- hakların daha çok azaltıldığı ya da açık durumlarla karşılaştırıldığında iyi sonuçlar alınmaktadır.
Tam rekabetçi piyasalar ve piyasa sosyalizmi, kaynakların dağıtımında, sırasıyla, özel ve kamu mülkiyeti altında ne kadar statik ekonomik etkinlik sağlanabileceğini açıklayan teorik modelleri temsil etmektedir. Tam rekabetçi piyasa biçiminde tüketiciler, bireylerin gelirleri ile mal ve hizmetlerin fiyatları tarafından belirlenen bütçe sınırlamalarına bağlı olarak, yararlarını en yüksek bir noktaya ulaştırmaya çalışırlar. Gelir, sunulan kaynakların miktarları ve bu kaynakların sahiplerince kabul edilen fiyatlar tarafından belirlenir. Rekabetçi piyasada fiyatlar, malların bireysel alıcıları veya girdilerin satıcılarının pazar fiyatları üzerinde bir kontrolü olmayacak biçimde belirlenmektedir. Doğa ve teknoloji, ekonomide kaynakların miktarını sınırlamakta ve bilimin düzeyi de teknolojiyi sınırlamaktadır. Rekabet ve en yüksek karın elde edilmesi arzusu üreticilerin asgari maliyet yöntemiyle çalıştığını ve işletmenin varlıklarından en yüksek değeri sağladığını gösterir. Kaynak dağılımına ilişkin piyasa sosyalist modeli, kaynakların kamu tarafından sahip olunması ve fiyatların, merkezi olarak teknokratlar tarafından saptanması dışında, tam rekabet piyasası biçimiyle hemen hemen aynıdır. Ve teknokratlar fiyatları, malların en son biriminin ya da marjinal biriminin üretim maliyetine eşitlerler.
Her iki model de mekanik bir şekilde ve kurumsal bir boşluk içerisinde işler. Örneğin, her iki model de işlemler maliyeti (yani, bilgi edinme ve müzakere, politika ya da yönetim ve yürütme maliyeti) ile uyarlama maliyetini yok (sıfır) varsayarlar ve ayrıca tüm kaynakların tam olarak kullanıldığını, kaynakların sadece maddi nedenlerle dağıtıldığını ve kaynak sahipleri ile çalışanların ekonomik olmayan nedenlerle işten kaçınmadıklarını farzeder. Bunlara ilaveten, merkezi planlamanın sosyalist sistem tarafından olduğu kadar merkezi olmayan rekabet sistemince de aynı nicelik ve nitelikte bilgiler (veriler) üretilebildiği varsayılmaktadır.
Gerçek dünyada kaynakların kullanımına, kaynakların yaratmış olduğu gelire ve kaynakların diğer kaynaklara çevrilebilirliğine ilişkin hakların özelliğinin, kaynakların kullanım biçimi üzerinde etkisi bulunmaktadır. Mülkiyet hakları düzenlemeleri, bir başka deyişle tarafsız değildir. Çeşitli kurumsal düzenlemelerle birlikte gider haklar sistemi, piyasa mekanizması aracılığıyla bireysel kararlardan doğacak fayda ve maliyetlerin karar vericiler ve diğerleri arasında ne şekilde dağıtılacağını belirlemektedir.
Özel mülkiyet hakkının mevcut olduğu durumlarda, bir bireyin kaynağın kullanımına ve bu kaynaktan gelir elde etmesine ilişkin sınırsız bir hakkı bulunmakta ve yine birey kaynakları diğer bireylere transfer edebilmektedir. Bu haklar ne kadar kapsamlı ve tam olarak tanımlanır, dağıtılır ve güçlendirilirse birey, bu haklar tarafından meydana gelen masrafların sorumluluğunu da o derece çok alacak ve toplam faydayı elde etmeye o kadar fazla yaklaşacaktır. Böylece karar sahibini tüm fayda ve masrafları dikkate almaya iten büyük dürtü bulunmaktadır. Özel mülkiyetle ve sıfır bilgi ve işlem masraflarıyla, mülk sahipleri olarak bireyler, verdikleri kararların bütün sonuçlarına katlanacaklar ve böylece kaynaklar etkin bir biçimde kullanılmış olacaktır.
Bununla birlikte uygulamada bilgi ve işlem maliyeti öğesi bulunmakta ve mülkiyet hakkı çoğu kez yumuşatılmaktadır. Bu durum, yöneticiler ve karar vericilerin özel işletmelerde kendi yararlarını artırmaya yarayan fırsatları ya da özel işletme varlıklarının sahiplerinin aleyhine kar getirecek faaliyetlere engel teşkil edecek olanak ve fırsatları olacaktır. Fakat yine de, idealden az da olsa, firmanın kaynaklarından elde edilecek yararları azamiye çıkarmak için bir eğilim bulunacaktır.
Mülkiyet haklarının yumuşatılması ekseninin bir ucunda devlet mülkiyeti vardır. Kamu ve özel işletmeleri birbirinden ayıran gerçek durum, kamu varlıklarının, bu varlıkların etkili bir şekilde transfer edilemeyeceği için, sözkonusu varlıklara sahip olunmamasıdır. Bu transfer edilememe durumu, devlet bürokratları ve diğer personellerince alınan kararlar, firmaların varlıklarının piyasa fiyatlarında meydana gelen değişikliklere kolayca uydurulamaması anlamına gelmekte ve " sahipleri"; yöneticilerin ve personelin davranışlarını izlemeye yöneltecek çok az bir dürtü bulunmaktadır.
Sonuç olarak kamu yöneticilerinin ve personelinin çalışmalarını izleme ve denetlemesi, özel sektör yönetici ve personelininkinden daha azdır. Böylece, devlet bürokratları özel sektörde olduğundan daha çok ihtiyarı davranmak için daha büyük fırsatlara sahiptirler. Bürokratlar, örneğin, ürünü fiyat dışı araçlarla, ya da bunları arz ve talep koşullarına daha uzak biçimde ve sesleri yüksek çıkan özel çıkar grupları ve politikacıların isteklerine daha uygun bir biçime sokarak idaresi kolay olan fiyat politikaları uygulayarak belirlemeyi seçecektir. Tüm personele birden uygulanan ücret artışları, yararlılık ögesini temel alan farklı ücret artışlarından daha yaygın olacak ve işe alma uygulaması, işe uygunluktan ziyade ırk, cins, eğitim, örgütsel sürtüş-meleri azaltabileceği düşünülen diğer özellik ve nitelikleri temel alacaktır. Bunun bir sonucu olarak, kamu işletmeleri arz ve talep koşullarına daha az duyarlı olacak ve bu kuruluşlarca üretilen belirlenmiş herhangi bir malın maliyeti, özel işletmelerin ürettiği mallarınkinden daha yüksek bir düzeyde oluşacaktır.
Adam Smith'in Gözlemleri
Modern mülkiyet hakları kuramı, her şeyden önce ,Adam Smith'in "Milletlerin Zenginliği" adlı eserinde bulunan temaları yansıtır. Smith'e göre; " Hiçbir karakter, tüccar ve hükümdarın uyuşmazlığından daha uyuşmaz olamaz". Smith, bu durumu, halkın kendi zenginliğinden çok başkalarının zenginliği konusunda daha müsrif olduğu biçiminde gözlemlenmiş ve açıklamıştır. Kamu yönetimi ve kamu personeli, ticari kazancın sonucunda doğrudan hiçbir çıkarı olmadığı için, ihmalkar ve müsriftir. Örneğin, Smith, kamu topraklarının, özel topraklarıyla karşılaştırıldığında, verimliliğin yalnızca yüzde 25 olduğunu kaydetmiştir. Sonuç olarak Smith, geri kalan kamu ortak mallarının özelleştirilmesini önermiş ve bunun gerçekleştirilmesi durumunda, toprak sahiplerinin, israfın ortadan kaldırılması ve varlıkların değerinin maksimize edilmesi için bir dürtüye sahip olacaklarını söylemiştir.
Özelleştirme tartışmaları içerisinde, mülkiyet hakları öğesi oldukça güçlü ve derindir. Temeldeki mülkiyet hakları düzenlemelerini değiştirmeksizin - ve böylece kamu sektörü yöneticilerinin yüzyüze bulunduğu dürtüleri de - kamu sektörü yöneticileri ve personelinin, kamu işletmesi varlıklarının değerinin maksimize edilmesi için gereken faaliyetlere uygun davranış göstereceklerini bekleyemeyiz. Eğer kamu sektörünün etkinliğini arttırmak ve bu sektörce yapılan israfları ortadan kaldırmak istiyorsak, özelleştirme politikaları yürürlüğe koyup uygulamak suretiyle mülkiyet hakkı düzenlemelerini değiştirmemiz gerekmektedir.
Kuramın, özel sektörün kamu sektörüne göre üstünlüğü olduğu konusuna işaret etmesine karşın, birçok kimse, işletmelerin özel mülkiyeti ve kamu mülkiyeti arasında bir seçim yapılırken üretim maliyetlerine ek olarak dikkate alınması gereken etmenler olduğu konusunu ileri sürmektedirler. Bu öğelerden bir tanesi dışsallıklardır. Yani satıcı ve alıcı arasındaki işlemlerden üçüncü kişilere yansıyan fayda ve maliyetlerdir.
Çoğu kez dışsallıkların varlığının, kamu işletmesi için bir gerekçe olduğu iddia edilir. Örneğin, demokratik toplumda eğitimin büyük boyutlarda dış faydalar yarattığı ve sosyal etkinlik açısından, özel okullar ve öğrenciler arasındaki işlemlerde dış faydalar hesaba katılmayacağından, özel işletmelerin eğitime gerekli olanak ve donanımı sağlamayacağı ileri sürülmektedir. Bu nedenle devlet okullarına gerek bulunmaktadır.
Kamu malları konusunda da benzeri kavram, birtakım kamu sektörü işletmelerinin varolması gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Bir kamu malı öyle bir ürün ya da hizmettir ki, bir kez kullanıma sunulduğunda herkes için aynı anda elde edilebilir ve kullanılabilir. Bir kamu malı ve kamu girişimleri konusundaki iddialara klasik bir örnek, hastalık taşıyan böcekleri yok etmek için ilaçlama yapılması işidir. Bu işten istenen sonucun alınması için belirli bir bölgenin tümüyle ilaçlanması gerekir ve bireyler masraflara katılmayı seçseler de seçmeseler de tüm halk bu ilaçlama işinden yararlanmaktadır. Bu işin de bu yüzden, kamu malı niteliği taşımasından dolayı, kamu sektörü alanına girdiği tartışılmaktadır.
İddia edilen dışsallık ve kamu malları problemlerinin çözümlerinin sınıflandırılması için malların, ya özel sektörce ya da kamu kuruluşlarınca sağlanabileceğini ve bu malların üretimi, kamu fonları ve vergiler, özel ödemelerle ya da özel veya kamu fonlarının birlikte kullanılmasıyla finanse edilebileceğini bilmemiz gerekmektedir. Dışsallıklar ve kamu malları mevcut olsa bile ve hükümet kamu müdahalesinin uygun olacağına karar verirse, bu dışsallıkların finansmanı kamusal ya da özel-kamusal karması olabilirken, ürünlerin arzı alınan karakteristiklerin varlığının her türüyle özel olabilir. Örneğin, okullar özel olarak çalışabilir ve böcek ilaçlaması hizmeti kamu finansmanı kullanılarak özel firmalarca yapılabilir. Kamu finansmanını ya da karma kamu-özel finansmanı ve özel sektörün mal ve hizmet arzı birleştirilerek, yetersiz özel sektör mal ve hizmet arzı sorunu çözülebilir. Aynı zamanda, özel sektörün maliyet avantajından yararlanılabilir.
DOĞAL TEKEL SORUNU
Kamu girişimlerinin gerekliliği konusunda ileri sürülen diğer bir problem de doğal tekel koşullarının mevcut oluşudur. Üretilen bir malın üretimi artarken ortalama maliyeti sürekli olarak azalırsa, bir firmanın "doğal tekel" durumuna geleceği tartışılmaktadır. Bu durumda, eğer tüm piyasaya mal sunan birden çok firma varken sunulabilecek malın ortalama maliyetinin üzerinde bir düzeyde üretim yapmalıdır. Bu gerçekle karşı karşıya kalan her firma, pazar payını artırmak ve ortalama maliyetlerini azaltmak amacıyla fiyatlarını indirmek eğiliminde olacaktır. Böylece, sonuçta, ekonomik mücadele sona erecek ve ayakta kalan yalnızca bir firma - bir doğal tekel- olacaktır. Üstelik buna bağlı olarak atıl kapasite sorunu ortaya çıkacaktır.
Herhangi bir tekel durumunda olduğu gibi, bir kez gerçekleşirse, doğal tekelin fiyatları yükselteceği ve mal üretimini azaltacağı ve bu durumun ekonomik israf yaratacağı ileri sürülmektedir. Çoğu çözümleyici, bu durum-da, doğal tekel yaratan koşullar ortaya çıktığında, hükümetin harekete geçip, yalnızca tek bir kamu işletmesini kullanarak piyasaya mal sürmesi gerektiği sonucuna varmaktadırlar. Bunun yalnızca doğal tekel sömürüsü problemini değil, aynı zamanda yüksek birim maliyetlerini azaltacağı ve eksik rekabet koşullarının geçerli olduğu durumlardaki israfçı kaynak kullanımını ortadan kaldıracağı iddia edilmektedir.
19. yüzyıl ekonomisti ve filozofu John Stuart Mill, doğal tekel koşulları altında, altyapı ve hizmetlerin kamu işletmelerince sağlanması gerektiğini öne sürmüştür. Bununla birlikte diğer ekonomistler, daha sonra, doğal tekel durumu koşullarının bulunduğu durumlarda bile, bir imtiyaz hakkı tesis ederek ve bundan sonra, tek tek tüketicilerden ziyade, imtiyaz hakkı için hizmetin imtiyazlı firmaya yapılması için rekabet talep edilerek rekabetçi sonuçların elde edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Böylece, bir yandan serbest, rekabetçi özel işletmelerin sağlayacağı yararlar elde edilirken, özel bir doğal tekel durumu ile birlikte görülen israf ve etkinsizlik önlenebilir; kamu işletmesi ve bu işletmelere özgü yetersizlik ortadan kaldırılabilir. İmtiyaz sisteminde kilit nokta pazarlık sürecidir. Serbest rekebetin ve özel sektörce arzedilen mal ve hizmetlerin maliyet duyarlılığı özelliğinden istenilen sonucu elde edebilmek için imtiyaz, bir sözleşmede nitelikleri belirlenen malı ya da hizmeti piyasaya en düşük fiyatla sunmayı kabul eden firmaya verilmelidir.
Doğal tekel sorunu ile uğraşan herhangi bir yöntemde şu dört sonucun gerçekleşmesi gerekir:
1) Fiyatlar, arzın marjinal ya da artan maliyet temelini esas almalıdır;
2) Sunulan mallar uygun nicelik ve nitelikte olmalıdır;
3) Üretim, maliyetlerin asgariye indirilmesi suretiyle gerçekleştirilmelidir;
4) Üretimden elde edilebilecek karlar ancak, sermayeyi düşünülen belli bir üretim koluna çekecek bir yeterlilikte olmalıdır.
Bir imtiyaz tesis etme sisteminde iki aşama bulunmaktadır. Müzayedede fiyat teklif etme ve işletme aşaması. Örneğin, imtiyazın sona ermesinde, eski imtiyaz sahibinin çoğu kez, müzayedede teklifte bulunan diğer kişilerden gizlice sözleşme yenilettirdiği belirtilmektedir. İmtiyaz sistemini eleştirenler faaliyette bulunmuş eski imtiyaz sahibinin, imtiyazın faaliyet konusu işlerle ilgili talep ve maliyet şartları konusunda diğerlerinden daha fazla ve daha sağlam bilgiye sahip olduğundan, imtiyazı verenle yerleşmiş bir iş ilişkisine sahip olduğundan ve büyük bir olasılıkla potansiyel teklif sahiplerini yanıltmak imkanına sahip bulunduğundan, sözkonusu imtiyaz sahibinin, piyasaya girmek isteyen yeni kişi ya da kuruluşlar aleyhine bir avantajı olduğunu ileri sürmektedirler. Bu ve diğer etmenlerin imtiyaz sisteminden beklenen rekabeti ortadan kaldırdığı tartışılmaktadır.
Bir imtiyaz için görünürde çok az teklif sahibinin olduğu durumlarda bile, yine de, pazar, periyodik olarak rakebetçi tekliflere açık tutulursa, rekabetçi sonuçlar elde edebilir. Son zamanlarda "yarışmacı piyasa" diye adlandırılan yeni bir teorik alanda yapılan araştırma, yalnızca iki teklif sahibinin bulunduğu durumlarda bile rekabetçi sonuçların elde edilebileceğini göstermektedir. Eğer piyasalar ( bu durumda, imtiyazlar) yarışmacıysalar, piyasaya giriş durumu ya da rekabet hareketlleri hemen hemen rekabetçi normal piyasalarda olduğu kadar etkili olarak " doğal tekel imtiyazı" koşullarını disipline eder.
Bir imtiyazın işletme aşamasında karşılaşılabilecek problemlere ilişkin endişeler açıklanmış bulunuyor. İmtiyazlar, tipik bir şekilde, oldukça uzun bir zaman faaliyet gösterir. İmtiyazların yaygın olduğu ve sabit sermaye yatırımlarının hem imtiyaz sahiplerinin mülkiyetinde ve hem de bunlar tarafından işletildiğin Fransa'da, imtiyazlar otuz yıl kadar uzun bir süre sürebilir. Özel firmaların sadece kamu işletmesi tarafından sahip olunan sermayeyi işletmek ve bakımını sağlamak haklarına (imtiyazına) sahip olduğu durumlarda imtiyazın en uzun faaliyet süresi oniki yıldır. Bu süre içerisinde taleplerde, maliyetlerde ve teknolojilerde muhtemelen, karmaşık fiyatlama formülleri gerektiren önemli değişiklikler ortaya çıkacaktır. Bu durumlar, imtiyaz bakımından, ilk tekliflerin makbul bir değerlendirmeye tabi tutulması ve imtiyazın faaliyet süresi içerisinde izlenmesi için önemli ölçüde uzmanlık gerektirecektir. Buna ilaveten, önceden kestirilemeyen "sarsıntılar" dolayısıyla, fiyatlama formülleri "işlerliğini yitirirse" bu durumların yeniden müzakere edilmesi için imtiyaz sözleşmeleri hükümler taşımaktadır. Eğer müzakerenin yenilenmesi sık sık gündeme gelirse, imtiyazın müzayedesinin onun en önemli istenen özelliğini yitireceği - rekabetçi piyasa süreçleri yoluyla fiyat belirlemesine dayanması - söylenmektedir.
İlk imtiyazlar, düşük fiyat temelinde değil, fakat genellikle, imtiyazın çalışma süresi içerisinde biçilen maksimum fiyat temeli üzerine müzayede edilirdi. Bu koşulları, deflasyonist dönemlerde tüketicinin ve enflasyonist dönemlerde ise imtiyaz sahibinin aleyhine işlemiştir. Bu basit tür fiyatlama anlaşmalarının tatmin edici olmasının bir sonucu olarak, özellikle de birçok imtiyaz ya terkedilmiş ya da bazı durumlarda, bunların değişen genel fiyat düzeyleri ile başedebilme için daha karmaşık bir duruma sokulup sürdürülmesine karşın, çoğu hükümet kuruluşlarınca devralınmıştır.
İlk imtiyazlarla ilgili sorunları çözmek için, fiyatlama formüllerine gittikçe çok karmaşık unsurlar sokuldu ve imtiyaz tarafından saptanan fiyatların gerçek maliyet ve talep koşullarını daha yaklaşık bir şekilde yansıtabilmesi için yeniden müzakere öğesi uygulamaya kondu. Bir imtiyazın geçerlilik süresi uzadıkça, imtiyaz fiyatlama formüllerinin karmaşıklaşma düzeyi ve değerlendirme ve izleyip gözleme maliyetlerinin artmasına rağmen, eğer imtiyaz, görüşmenin yenilenmesi sırasında yarışmacı ise, imtiyazın rekabetçi fiyat belirleme özellikleri yitirilmemektedir.
İmtiyazın geçerlilik süresinin sonuna doğru yenilenmeyeceği olası-lığının, firmalar için, sabit tesislere yetersiz yatırım yapma ve tesis bakımlarını azaltma yönünde saikler yaratacağı konusu da tartışılmaktadır. Bununla birlikte, sözkonusu yatırım ve bakım sorunları, firmalara imtiyaz geçerlilik süresi içerisinde tüm yatırımlarını amortize etme olanağı sağlayacak ve imtiyaz sahibinden çalışma için taahhüt senedi talep ederek çözülebilir. Bu ikinci zorunluluk (firmayı bağlama) imtiyazı verenden talep edilen izleme (gözleme) faaliyetini azaltır; çünkü bağlanan firma gerçekten, bu alanda sorumluluğu üzerine alacak ve bağlanan imtiyaz hakkı sahibi sözleşme koşullarını yerine getirecektir.
KAMUYA KARŞI ÖZEL
Özet olarak, kamu altyapı yatırımları ve hizmetlerinin özel sektörce etkili bir şekilde sağlanması için önemli kurumsal destek (gerekçe) bulunmaktadır. Hakların daha çok zayıflatıldığı ya da kamusal olduğu durumlara kıyasla, mülkiyet haklarının daha kuvvetli olduğu durumlarda kamu altyapı ve hizmetlerinin özel sektörce sağlanmasının daha etkili olacağı sonucuna götüren yüksek verimler elde edilmektedir.
Kamu sektörü işletmesine kıyasla özel sektör işletmesinin göreceli maliyet avantajları konusuna ilişkin bir anlaşmaya varılabilse bile, yine de, bazıları; dışsallıkların ya da kamu malları sorunlarının varolması dolayısıyla, kamu iktisadi kuruluşlarına gerek bulunduğunu ileri sürmektedirler. Ancak, işaret edildiği gibi, bu problemler bir hizmetin özel sektör kuruluşunca mı ya da kamu kuruluşunca mı sağlanması konusuna ilişkin kararları etkilememektedir. Böylece, özel sektörün kamu sektörüne üstün olduğu konusunda hala kuvvetli bir desteğe sahip bulunmaktayız.
Doğal tekel sorunları rekabetçi müzayede ve imtiyazlar için yarışmacı piyasalar yoluyla çözümlenebilir. Kaldı ki, bu özel durumlarda bile teorik bir açıdan, özel sektör mal ve hizmet arzının, kamu girişimlerine üstün olduğu konusunda güçlü sonuçlara varmış bulunuyoruz.