Yükseköğretim Reformu Konusunda
MUMCU’YA ÜÇÜNCÜ MEKTUP...
![]()
Sayın Bakan,
Alman Kant idealizminin temsilcilerinden birisi olan Arthur Schopenhauer’ın şu güzel sözü ile başlamak istiyorum mektubuma:
“Üç türlü aristokrasi vardır; birincisi yaş ve kıdem; ikincisi servet; üçüncüsü akıl ve bilgidir. En şereflisi sonuncusudur.”
Schopenhauer’ın sözüne bakarak üniversiteleri, bilginin üretildiği ve yayıldığı mekanlar olarak düşünerek en şerefli “bilgi-sarayları” olarak görebiliriz. Kendi ülkemizde bu en şerefli bilgi saraylarında kimler en yüksek makamlardadır? Kimler, nasıl mesleğe alınmaktadır? Kimler, nasıl akademik ünvanlar kazanmaktadır? Kimler, ünvanı aldıktan sonra nasıl tembellik, atalet ve rehavet içerisinde üstelik aynı üniversitede, aynı ünvanı yıllarca işgal etmektedir?
Satın aldığınız gazetede bir üniversitenin yardımcı doçent, doçent ya da profesör ilanını gördüğünüzde o kadronun -muhtemelen aynı üniversitede görev yapan- bir kişiye tahsisli olduğunu ve ilanın sadece hukuki prosedürün yerine getirilmesinden başka bir şey olmadığını bilir misiniz? Biz üniversite mensupları olarak hepimiz, bu etik-dışı “teklifi” biliriz!...
Kadro ilanından sonra yapılacak sınavların hiçbir şekilde nesnel kurallara dayalı olmadığını da biliriz... Jürilerin fakülte yada üniversite yönetim kurulları tarafından nesnellikten uzak takdire dayalı olarak belirlendiğini de biliriz... Ola ki, açılan kadroya dışarıdan evrensel düzeyde kabul edilen akademik performans kriterleri yönünden çok daha iyi konumda olan birisi başvursun! Bu kişinin o kadroya atanma ihtimalinin çok, ama çok düşük–hatta imkansız!- olduğunu da biliriz...
Pür idealizminin doruk noktasında bir pırıl pırıl yeni üniversite mezununun yüksek lisans ve doktora sınavlarında nesnelliğinden şüphemiz olmayan LES ve ÜDS (ya da KPDS) sınavlarından sonra yapılan mülakat sınavlarında jürilerin yüksek adaletine nasıl terk edildiklerini de biliriz!...
Bilim adamı olma yönünde ilk kapı olan araştırma görevlisi sınavlarının kayırma ve kollamaya ne kadar açık olduğunu da biliriz!... Dahası, bu kapıdan girenlerin yüksek lisans ve doktora derecelerini almak için , ya da mesleki kariyerlerinde ilerlemeleri için, ya da aynı üniversitede kadroya atanmaları için büyük hocalarına nasıl “özgür köle!” olduklarını da biliriz...
Bilgi, görgü, ihtisas amacıyla yurt dışına gönderilenlerin nasıl seçildiklerini de biliriz.. Üstelik, bu kişilerin doğru dürüst bir dil bile öğrenemeden ülkelerine döndüklerini de biliriz...
İdeal bir üniversitenin olmazsa olmazı olan “akademik özgürlük” ilkesinin nasıl kuralsızlığa terk edildiğini ve bazı hocaların birkaç ay içinde yazdıkları -ya da yazdırdıkları !- değersiz ders kitaplarının nasıl pazarlandığını da biliriz...
Yöneticilerin aynı makamda çok uzun yıllar kalmasına müsaade eden bir yasanın neticesinde ideolojik kadrolaşmaların ve kutuplaşmaların üniversitelerimizi ve toplumumuzu ne derece tahrip ettiğini de tecrübelerimizden biliriz ve hatırlarız...
Evrensel düzeyde kabul edilen somut ve nesnel akademik performans kriterleri yönünden başarılı bilim adamlarının –belki de mevcut sistem gereği- çalışmayan ve üretmeyen bilim adamları ile takdir ve ödüllendirme yönünden aynı konumda bulunduklarını ve nasıl demotive edildiklerini de çok iyi biliriz...
Öğrencilerimize derslerde “toplam kalite yönetimi”ni okutmayı biliriz de, üniversitelerimizde insan kaynakları , motivasyon ve performans yönetimini kurumsallaştırmayı bilmeyiz!...
Özetle, biz üniversite mensupları aslında bunları biliriz...
Biliriz, görürüz, ama “bilmezlikten-görmezlikten” geliriz... Maskelerimizi takarız ve Kinik Maymunlar tiyatrosunda “görmedim, duymadım, konuşmadım” rolünü oynarız.
İbn’i Sina der ki: “hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.” Ne acıdır ki, gerçek dünyada sadece görürüz de görmeyiz, biliriz de bilmeyiz!..
Sayın Bakan, yükseköğretim reformu konusunda teşkil ettiğiniz ve “atölye” adını verdiğiniz çalışma grubu içerisinde yeralan bir bilim insanı olarak bu hakikatleri size ve kamuoyuna bir kez daha arz etmek istedim. Bir üniversite mensubu olarak pratikte yaşanan bu sorunları bilmemeniz doğaldır... Hakikatleri görmek, iyi tavsiyeleri bulmak ve ortaya çıkarmak sizin erdeminizdir.
Bugüne değin, “atölye” toplantılarında alınan mesafeyi önemsiyorum. Daha iyi bir taslak ortaya çıkması konusundaki çabanızı da görüyor ve takdir ediyorum. Yeni taslak metinde, pek çok olumlu adımlar atılmıştır. Fakat, şu aşamaya kadar akademik liyakat, akademik rekabet ve akademik mobilite gibi ideal üniversitede olması gereken ilkelerin tam manasıyla yeni yasada yeralması hususunda güçlü bir iradenin, kararlılığın ve samimiyetin varolmadığını düşünüyorum.
Sayın Bakan, lisans-üstü eğitim-öğretim seçme ve yerleştirme sınavı mutlaka merkezi düzeyde ÖSYM tarafından yapılmalı. Araştırma görevlisi sınavları da aynı şekilde gerçekleştirilmeli. Bilim dünyasına açılan ilk kapılarda kayırma-kollamaya asla ve asla müsaade edilemez. Akademik ünvanların kazanılması mutlaka somut ve nesnel kurallara bağlanmalı. Aynı şekilde akademik kadrolara atamalarda saydamlık, rekabet, liyakat, mobiliteyi sağlayacak kurallar yasada açık olarak belirlenmeli. Bir akademisyenin araştırma görevlisi olarak göreve başladığı üniversitede takdiri ve keyfi jüri raporlarına dayalı olarak profesörlüğe kadar yükseltilmesini doğru bulabilir miyiz? Aynı kurumda sittinsene hocalık olmaz sayın Bakanım..
Statükonun hoşnutluğunu bozacak reform yaparsanız; bilgi, liyakat ve erdemden uzak insanların ve çıkarından başka bir şey düşünmeyen statüko mensuplarının direnci ile karşılaşırsınız. İdeal bir reformu gerçekleştirirseniz kamuoyunun takdir ve güvenini kazanırsınız. Bundan da önemlisi içinizdeki vicdan ve ahlak yasasının sizi yücelttiğini görürsünüz.
Saygılarımla
Prof.Dr.Coşkun Can Aktan
http://www.canaktan.org