ANAYASAL İKTİSAT*
Yazan: Geoffrey Brennan and Alan Hamlin
Çeviren: Hasan At
ılganAnayasal iktisat, çağdaş iktisat yöntemlerinin ve çözümleme tekniklerinin, sosyal düzenin işleyebileceği temel kuralların belirlenmesi çalışmalarına uygulanmasıdır. Kaba bir yaklaşımla, sosyal düzenin piyasalar, politika ve sivil toplum gibi birbiriyle bağlantılı olan çalışma alanlarını kapsadığını kabul edersek, anayasal iktisat her bir alanın işleyebildiği ve her bir alanın önemini de belirleyen kurallarla ilgili çalışmaları kapsar. Terminoloji olarak bir toplum içinde temel kurallar bütünü anayasayı oluşturur (herhangi bir biçimsel, yazılı anayasanın kapsamı ne olursa olsun), böylece anayasal iktisat açıkça kanunlaştırılan veya zımnen geliştirilen, sosyal etkileşimi oluşturan ve etkileyen kuralların kalıcı örneklerinin analizi ile ilgilidir. Alternatif kurumları incelemede bireysel rasyonelliğe verdiği önem, çözümleme yöntemi ve yaklaşımının iktisadi olmakla birlikte esasen sadece iktisadi alan ile sınırlı olmadığını açıkça göstermektedir.
Çağdaş anayasal iktisadın, kamu tercihi teorisi veya politik iktisadi analiz dışında geliştiği düşünülebilir. Bununla beraber kamu tercihi teorisi anayasal iktisattan hem daha geniş hem daha dardır. Kamu tercihi teorisi politik işlemlerin rasyonel aktöre dayalı olarak açıklanmasını geliştirmekle ilgilenir. Kamu tercihi teorisi standart iktisatçının piyasa işlemlerini açıklamasının siyasal karşılığıdır (Standart iktisatçı piyasa mekanizmasını, kamu tercihi iktisatçısı da siyasal mekanizmayı inceler.). Piyasa ekonomisinde olduğu gibi sık sık piyasa etkileşimlerinin oluştuğu kurumsal çerçeveye fazla ilgi göstermeksizin ilerler, bunun gibi kamu tercihi teorisi de politikanın kurumsal çerçevesine çok dikkat etmez. Anayasal iktisat, rasyonel siyasal faaliyetleri anlamak için ve anayasal düzenlemede siyasal reformu bir anahtar gibi gördüğünden, anayasa üzerine yoğunlaşır ve bu nedenle kamu tercihinden daha dar görülebilir. Fakat anayasal iktisat, politikanın dışındaki sosyal faaliyetleri yöneten temel kurallarla ilgilendiği için, gerçekte bütün sosyal alanlarda kamu tercihinden daha geniştir. Bu anlamda, anayasal iktisat kamu tercihi teorisinin bütün yönlerini hukukun ekonomik analizinden ve başka yerlerden çıkarılan rasyonel aktörün yönleriyle birleştirir.
Anayasalar üzerinde odaklaşma, rasyonel bireyler arasındaki etkileşimde olduğu gibi toplumun bakışından kaynaklanan kurallar bütünü olarak yorumlanır. Bu bakış açısı, analistin sosyal sonuçların belirlenmesinde iki temel girdiyi belirlemesine yardımcı olur. Bunlar bireylerin içsel özellikleri, motivasyonları, tabiatları v.b., ve bireylerin etkileşimlerini yönlendiren kurallardır. Bu bakış kuralların kendisinin içsel (sık sık ilgi odağı olan bu içsellik gerçekte anayasal reform olasılığıdır.) olduğunu fark etmekle beraber kuralları toplumun temeli olarak kabul eder. Bu durum bir karşılaştırmayla canlandırılabilir. Bazıları gücün sosyal teoride temel bir kavram olduğunu ileri sürebilir. Bu güç ve onun dağılımı sosyal sonuçları ve özellikle toplumun anayasal yapısını açıklar. Aslında bu yaklaşım kuralların güçlü tarafından belirlendiğini gösterir. Anayasal iktisat ise biri bireylerin kendi içsel güçlerine dayalı, diğeri de sosyal rolleri tahsis eden, sosyal ilişkileri oluşturan ve derin kökleri olan anayasal kuralların bir ürünü olarak gücün iki yöne ayrıştırılabileceğini ileri sürer. Güç ve onun dağılımını sonuç olarak açıklayan durumla karşılaştırıldığında, kuralların hakim olduğu sosyal bir toplumdaki bireylerin durumu sebep sonuç ilişkisini tersine çevirir.
Bu makaledeki amacımız, anayasal iktisadın başarılarını tartışmak değil, daha ziyade yaklaşımın hoş tarafını, genel teorik taahhütlerini ve merkezi olarak belirlediği belirli problemlerini göstermektir. Anayasal iktisada en temel iki konuyu tartışarak başlayacağız. Toplumda kuralların rolü nedir? Kurallar sosyal sonuçları nasıl etkiler? Daha sonra politikanın analizinden anayasal düzeyde analize geçişin önemi üzerinde duracağız. Son olarak, demokratik politikaların merkezi özelliklerini anayasal iktisada göre kabaca tarif edeceğiz.
KURALLARIN ROLÜ
Anayasal iktisattan kopmayı temsil eden bir konu rollerin kurallarla uyumlu olabilmesidir (Brennan and Buchanan 1985). Anayasal iktisat kapsamında anayasalara sahip olmak için ne tür sebepler vardır? Bu soru belirli bir kuralın gerçekten istenen rolü sağlayıp sağlamadığı konusundan ayrıca ele alınmasını gerektirir. Kuralların rolünün ayrılmasında iki ayrı durum benzer şekilde tanımlanır. Biz bunlara önemli görülen ve giderek daha çok analize konu edilen üçüncü bir durumu ilave edeceğiz.
Standart biçimde tanımlanan bu iki ayırt edilebilir. Birincisi, kuralların bireysel ya da özel rollerine işaret eder. O bir temsilcinin kısa vadeli cazibeler üzerine başarma arzusunu ya da seçici ile birlikte hayatın ayrıntısıyla devam etmesini önleyecek istek zaafiyetini yansıtır. Bu durumda, kurallar ve özel anayasalar, belirlenmiş hareketler arzu edilen sonuçlara ulaşsın diye temsilcinin tüm hareketleri zaman içinde birleştirmesini mümkün kılar. Burada söz konusu olan kilit ayırım örnek tarz rasyonellik ile toplu rasyonelliktir. Sorudaki birleştirme bireyin kendi hareketlerinin karşıtıdır. Bu durumun klasik örneği Ulysses ve Sirens’lerin hikayesidir. Ulysses kendisini ayartıcı olan ve onu felakete sürükleyecek olan Sirens’lere direnemeyebileceğini sezinleyerek kendisini gemi direğine bağlar. O, gelecek hareketleri önceden yapmak ve böylece tercih edilen sonuçların tümünü başarabilmek için görünür biçimde rasyonel olmayan tavır içindedir. Bu genel kategorinin örnekleri değişik biçimlerde temsilcinin rasyonelliğinin başarısızlığı olarak görünebilir (temsilciler yeterince rasyonel değiller). Burada konu, problemin yetersiz ya da aşırı rasyonellikten kaynaklanıp kaynaklanmadığıdır. Fakat bizim görüşümüzde temel hiçbir şeyin söz konusu olmadığıdır. Her iki olasılık akla uygun olup, basit şekilde farklı alt durumları temsil eder.
Bu özel anayasa durumu, kuralların gruptaki tüm üyelere eşit olarak uygulandığı toplu durumla karşılaştırılacaktır. Buradan alınan klasik örnek, modern anayasal iktisadın çalışmalarından Buchanan’ın “The Limits of Liberty” (1975) adlı eserindeki ana konu Hobbsesian anarşiden kaçış olacaktır. Kabul edilmiş kuralı olmaksızın doğal durumun geçmişine karşı görünen rasyonel seçimin anayasal düzeyde aşağıda belirtilen özelliklerde bir sosyal düzenin kurulmasını içerdiği tartışılır: Temel kişi ve mülkiyet hakları; yaptırım için düzenlemeler; uygun olduğu takdirde bu hakların değişimi; ilişkilerin sorumluluğunun dağıldığı, ikili mübadelelerin zayıf çalıştığı alanlarda toplu karar vermek için uygun düzenlemeler. Böyle bir kurallar topluluğu seçeneğiyle karşılaşıldığında (bu kuralların etkin olarak uygulanabildiğini varsayarak) her bir temsilci, rejimin sadece kendisi uyarsa başarılı olacağına inanmasıyla bu kurallar altında yaşamayı rasyonel olarak seçer. Kliemt (1987) tarafından vurgulandığı üzere bu formulasyonun çeşitli problemleri vardır. İlk olarak, kuralların etkin olarak uygulanabildiği fikri biraz sorgulanmalıdır. Temsilcinin uygun bulduğu kuralları çiğnemesinin neden rasyonel olmadığını göstermemiz gerekir. Bu Hobbs’un doğal toplumundaki zorluğun aynısıdır. Eğer kuralların ihlali bazı uygulayıcı temsilcilerin erdemiyle rasyonel değilse, bu uygulayıcı temsilciler yaptırım gücünü neden kendi amaçları için kötüye kullanmazlar. İkinci olarak, temsilci rasyonelliğinin istenen sonuçları yaratması için seçim yasası her bir temsilci tarafından rejimin varlığı için lüzumlu görülmelidir. Eğer kural rejimi benim rızam olmaksızın etkilenebiliyorsa, benim ve dolayısıyla diğerlerinin kurallara uyması için rasyonel bir sebep yoktur.
Toplu durumun içinde anayasal oyunun iki şartı arasında çok önemli ayrım vardır. Temel kuralların yapısını sağlamak gerçek bir kamu malı ise, diğerleri kurallarla sınırlandırılıyorsa böylece her biri bundan çok yararlanır ve o kendi kendine rasyonel davranmakta serbesttir. O zaman aşina olduğumuz “bedavacı” problemi doğar ve herkes kurallara uyduğunda herkes yararlanabilecek olsa dahi hiç kimse rasyonel olarak bu kurallar yapısını seçmeyecektir. Sosyal düzenin oluşturulması, görünen bütün faydalarıyla birlikte klasik n sayıda kişinin mahkum açmazı gibi görünür ve rasyonel tercihlerle güvence altına alınamaz. Alternatif olarak sosyal düzenin sağlanması her birinin diğerleri gibi davranmasının rasyonel olduğu koordinasyon oyununa bir çözüm olarak görülebilir. Koordinasyon oyununda problem sadece diğerlerinin ne yapacağına dair bilginin sağlanmasıdır. Bu durumda, sadece bir kuralın duyurulması ( her biri diğerlerinin kurala uyacağına inanırsa) o kurala uyulması için yeterli olacaktır. Dil, yol kuralları gibi her çeşit gelenek, her bir temsilci davranışını diğerlerinin davranışına göre ayarlayabileceği için uyumlaşacak ve üstün gelerek kendisini uygulatacaktır.
Basit koordinasyon durumunda, sadece kurallar genel fayda sağlamakla kalmaz, bireyler de hem kuralları uygulamak ve onlara uymak konusunda motivasyona sahiptirler. Mahkum açmazı durumunda, kurallar da genel fayda sağlar, ancak bireylerin kuralları uygulamakta veya onlara uymakta rasyonel teşviklerinin olup olmayacağı çok belirsiz konulardır. N sayıda mahkum açmazı problemini çözme iddiasındaki kuralların varlığında, belirli kuralların kollektif olarak istenmesinin olası olduğunu gösterebiliriz. Kurallar etkin biçimde uygulanabildiği takdirde anayasal düzeyde belirsizlik içinde bulunan bireyler bu kuralları tercih edeceklerdir. Ancak bunlardan hiçbiri temsilcinin dönem içinde kurallara uyması için neden olamaz ve dönem içinde uygulama başarısının nasıl güvence altına alınabileceğini açıklayamaz.
Bu aşamada üçüncü durumu, zaten tartışılan kuralların özel ve kollektif rollerine katmak yarar sağlayacaktır. Bu üçüncü durum, konu ile ilgili anayasanın özel olması anlamında özel, ancak onun kazanımı diğerlerinin davranışına etkisinden kaynaklandığı için sosyaldir. Bu durumun basit bir örneği güven üzerine yazılmış eserlerden çıkar. Bir düzenin ediniminin vaatleri tutacağı potansiyel ortaklar arasında yeterince sezinlenmişse, ve güvenilir taahhütleri gerçekleştirecek olan kapasiteye temsilciler ikili ilişkilerinde değer veriyorsa, rasyonel temsilcilerin bu düzeni edinmelerinde yararları vardır. Kuralların tümüyle özel rolü durumunda olduğu gibi düzen etkin biçimde temsilcinin kendi önerilerinden bir demet yapmasına ve en kapsayıcı demeti seçmesine müsaade eder. Çoğu durumda bu demet bireysel olarak örnek tarzdaki rasyonelliğe göre seçilen teklifler serisi olacaktır. Bazı durumlarda bunun böyle olmamasının önemli bir nedeni, düzene sahip olmak diğer temsilcilerin birine karşı farklı biçimde davranmasına neden olur. Eğer ben farkedilebilir şekilde güvenilir kişiysem ve benim çıkarıma ters düştüğü zamanlarda bile sözümü tutuyorsam, o zaman diğerleri rasyonel olarak bana güvenecek, ve rasyonel bir fırsatçı olarak tanınmış olduğum takdirde verilmeyecek olan, karşılıklı fayda içeren olanaklar bana sağlanacaktır.
Bu çeşit bir durum, özü itibarıyla kişilerarası niteliği nedeniyle tamamıyla özel anayasa durumundan ayırt etmeye değer. Robison Crusoe, adasında rasyonellik sahibi olabilir veya onu özel bir anayasa benimsemeye sürükleyecek şekilde isteklerinin zaafiyetine tutulmuş olabilirdi. Ancak kuralların üçüncü rolü adadaki Cuma’nın ve belki diğerlerinin varlığına kritik şekilde bağlıdır. Düzensel anayasayı kabul edişime diğerleri de davranışlarını ılımlaştırarak cevap vermedikçe, bu anayasayı benimsememin rasyonel nedeni yoktur. Bu gerçek, anayasanın diğerleri tarafından sezinlenebilir olması gereğinin önemini açıklar: Eğer tüm temsilcilerin düzenleri diğerlerine kapalı ise tartışma ileriye gitmez.
Bu üçüncü durum “n” sayıda mahkum açmazı ve koordinasyon oyunu şekillerindeki kollektif durumdan da oldukça farklıdır. Bu durumlarda, anayasal kurala uyan birey sayısının artması benim için daha iyidir. Aksine, düzensel durumda göreceli olarak az sayıdaki fark edilebilir şekilde güvenilir kişilerden biri olmak benim lehime olabilir: Rasyonel olarak daha fazla sayıda kişi kendilerinin yer aldığı projelere beni ortak etmek isteyecektir. Bu üçüncü durum kurallar için talebin ve arzın açıklanmasında potansiyel olarak bize oldukça önemli görünür. Kuralların icat edilmesi anlaşmaları, güvenilir şekilde uygulanması veya uyulması bireylerin rasyonel olarak benimsedikleri kurallara bağlandığı takdirde anayasal iktisat kuralların doğuşunu açıklama imkanına sahiptir. Dönem içi düzeyde mevcut tek davranış modeli rasyonel bencillik ise, bu açıklama çok zor ve akla uygun olmayan bir görev olabilir.
ANAYASALAR NASIL İŞLER?
Şimdiye kadar bireysel ve toplumsal düzeyde anayasal kurallara olan talebin nedenlerini özetledik. Ancak anayasalar bireylerin davranışlarını veya bireysel etkileşimlerin ürettiği sosyal sonuçları nasıl değiştirmeye çalışır. Burada bir anayasayı oluşturacak kurumsal düzenlemelerin konuya ilişkin üç yönü vardır. Birincisi, bu düzenlemeler bilgi sağlayabilir veya bilgi işleyebilir. İkinci olarak, kurumsal düzenlemeler ödül ve ceza kullanılarak alternatif eylemlerin göreli fiyatlarını belirleyecek teşvikleri değiştirebilir. Bu, kurumların yaptırım (sanctioning) özelliği olarak adlandırılabilir. Üçüncü olarak düzenlemeler kişilerin farklı toplumsal rollere tahsisini değiştirebilir. Buna kurumların ayırma (screening) özelliği adı verilir. Bunlardan anayasal iktisadın yazılı eserlerinde en çok aşina olduğumuz, yoğun şekilde analiz edilen ve ekonomik yaklaşıma uygun olan ikincisidir. Diğer iki yöne piyasa düzeninin geleneksel iktisadi tartışmalardan aşinayız. Örneğin Hayek (1945) konuya ilişkin bilgiyi sağlayacak ve işleyecek piyasaların kapasitesi üzerinde durdu ve son olarak oyun teorisi çalışmaları, diğer oyuncular hakkındaki inançların rolüne ve rasyonel stratejiler ve denge sonuçlarının belirlenmesinde ortak bilgilerin kapsamına dikkatleri yöneltti. Aynı zamanda, piyasa düzeninin, çeşitli yeteneklere veya insan sermayesine sahip kişileri içeren kaynaklarını en yüksek değerde kullanıma tahsis eden son derece önemli bir özelliği daima fark edilmiştir. İşin çoğu bu çeşit seçme ve ayırmayı içeren piyasanın görünmez eli tarafından yapılır. Aşağıda birkaç paragrafta bilgi, yaptırım ve ayırma etkilerine ilişkin olarak anayasal kurallar hakkında özet bilgiler sunacağız.
Kuralların Bilgilendirme Etkileri
Zaten işaret edildiği üzere, kuralların önemli bir bilgisel etkisi her bir bireye diğerlerinin nasıl davranacağı hakkındaki temel beklentilere dayalı bilgi sağlayabilmesidir. Örneğin yol kuralları (yolun hangi tarafında araba sürüleceği, hangi aracın yol hakkına sahip olacağı gibi kurallar) her bir yol kullanıcısına diğer kullanıcıların belirli durumlarda ne yapacakları hakkında bilgi verir ve bu bilgi her birinin yolculuğunu asgari olumsuz koşullarda sürdürmesine yardımcı olur. Kuralı ihlal etmenin herhangi bir kullanıcıya avantajı çok az olacağı için gerçekte koordinasyon oyununda böyle kuralların çoğu kendi kendine yaptırım gücüne sahiptir. Diğer durumlarda bazı kurallar, her bir kullanıcıya diğerlerinin kuralın gösterdiği gibi davranacağı güvencesini vermek ve bütün kullanıcıların gerçekten kurallara uyduğu bir denge durumunu desteklemek için gerekli olacaktır. Böyle durumlarda kuralların sağladığı asıl sonuç bilgidir. Gücünü açıklığından alan ve sonuçları tercihler gibi kişisel unsurlara bağlı olan daha öz usul kuralları ile karşılaştırıldığında böyle kurallar giderek önemini kaybeder. Örneğin bir açık arttırmacının yoğun bir kavşakta ilerleme haklarını rekabetçi fiyat esasına göre dağıtmasını düşünmek mümkün olacaktır: İşlem maliyeti kaygılarının önerdiği basit bir “sağa yol ver” veya “sadece ışık yeşil iken geç” kuralları daha tatminkar olacaktır. Bilgi veren bu tür kurallar piyasa benzeri işlemleri desteklemekten daha çok onların yerini alır.
Tabii ki bazen, birinin yolun hangi tarafında araba süreceği kuralında olduğu gibi böyle koordinasyon oyunlarına birden fazla çözüm olacaktır. Bazen bu çözümlerden biri diğerlerinden daha iyi olacak ve bunun her zaman kendiliğinden ortaya çıkan en iyi kural olması gerekmeyecektir. Belki koşullar değiştiğinde bir zamanlar en iyi olan kural artık en iyi olmayacaktır. Hangi kural mevcut olursa olsun optimum olması gerekir şeklinde bir kanaat yoktur. Bazı belirgin temsilcilerin (hükümet bir olasılık) daha düşük kuraldan daha üstün kurala geçişi gerçekleştirme rolü olabilir. Bununla birlikte bazı durumlarda mevcut durumu tercih etme sebebinin varlığına dikkat edilmelidir. Yaygın olan bir kural, beklentiler ona dayandığı için toplumsal sermayeyi temsil eder: Yeni bir kurala geçmek daima bu toplumsal sermayenin yıkımını gerektirir. Başka bir deyişle, mevcut kural ya da geleneği değiştirmede göze alınması gereken işlem maliyeti vardır ve bu maliyetler herhangi bir değişikliğin faydasından daha çok olabilir.
Piyasalar hakkında Hayekçi tartışma, kurumsal kuralların potansiyel bilgi etkisinin daha karmaşık bir örneğini verir. Bu analizde piyasa mekanizması, fiyatları ve bireysel davranışları bilgilendiren diğer işaretleri oluşturmak için bilgi toplar ve değerlendirir. Genel fikir basit koordinasyon oyunundakine benzerdir. Kurum, bireysel karar vericilere yararlı olan ve çoğu bireyin hareketlerini de koordine eden bilgiyi sağlar. Benzer durum politik karar verici kurumlar için de gerçekleştirilebilir: Örneğin farklı oylama kuralları bireysel oylar içindeki bilgiyi farklı yollarla toplar ve işler.
Kuralların bilgi sağlama ve işleme imkanı yanı sıra diğer bazı bilgi etkileri de mümkündür. Bu sadece kural olgusundan ziyade kuralların ayrıntılı kapsamı konusudur. Bazı kurumsal kurallar bilgiyi sınırlayabilir ve gizliliği teşvik edebilir. Örneğin gizli oy herhangi bir vatandaşın halka ait olan ve kamu araştırması dışında tutulan seçimlerde tercihi doğrultusunda oy kullanmasını temin etmeyi amaçlar. Tersine, temsilci meclislerde oylamanın açık olması ve belirli bireylerin nasıl oy kullandıklarının kaydının tutulması gerekli olabilir. Gerçekte, parlamentoya ait tartışmalar televizyonla incelenebilir; etkinliklere ve kamu temsilcilerine ulaşma konusunda medyaya ayrıcalık tanınabilir; vatandaşların kamu işlerinin her yönünü incelemelerine izin verecek bilgi edinme özgürlüğü kuralları uygulanabilir. Bu kuralların rolleri açık görünebilir (bireysel seçmenleri aşırı baskıdan korumak,temsilcilerin sorumluluğunu teşvik etmek, v.s.), ancak daha ileri analizler bizim değerlendirmelerimizi gözden geçirmemize neden olabilecek bu tür kuralların daha ince etkilerini gösterebilir. Belirli herhangi bir kuralı değerlendirmemizin önemli bir yönü temel olarak kuralın bilgisel etkilerinin analizine dayanmaktadır.
Kuralların Yaptırım Etkileri
Belirli şekillerde hareket etmek için farklı kurallar farklı teşvikleri gerektirir. Bu nedenle, her hangi bir kuralın değerlendirilmesinin ikinci yönü, kuralın teşvik yapısının analizine ve bu teşvik yapısının neden olduğu faaliyetlerin genel sonuçlarına bağlıdır. A. Smith’in kasaplar, biracılar ve fırıncıların motivasyonları hakkındaki meşhur özdeyişinde olduğu gibi; özel mülkiyet hakları, sözleşme yaptırımlarının düzenlenmesi v.s. rekabetçi piyasa düzeni kurallarının aslında kendi çıkarını düşünen temsilcilerin, diğerlerinin çıkarlarına hizmet edecek şekilde davranmalarına neden olacağı ileri sürülebilir. Aynı şekilde, çoğulcu demokrasi kurumları altında seçim rekabeti, rakip siyasi partilerin seçmen vatandaşların uygun çoğunluğuna cazip gelecek politikalar önermelerini teşvik edebilir. Her iki durumda düzenlemelerin, temsilcilerin diğerlerinin çıkarlarına yönelik şekilde davranmalarını sağlayacağı ileri sürülmektedir. Bu şekilde, Hamilton’un “Federal Yönetim Yanlısı” (The Federalist) isimli eserinde yer verdiği gibi kurallar çıkarlara görev özelliği kazandırabilir.
Bununla beraber, Hamiltoncu bakış açısı teşhis edilebilir faaliyetlerin veya faaliyet tarzlarının görev gereği temsilciler tarafından yapılmasının kurallar tarafından sağlanabileceği yanlış izlenimini verebilir. Bu bakış, kurumsal düzenlemelerin hangi faaliyetleri, görevi gerektireceğini göstermesine de hizmet edebileceği anlamında yanıltıcı olabilir. Örneğin, 2000 yılında ABD’de kaç adet elma tüketilmelidir sorusunu düşünün. Elmaların besin içeriğini ve ortalama vatandaşın besin gereksinimini inceleyerek, tadını göz önüne alarak, bazı uygun rakamları beklenen nüfuzla çarparak bu soruya yaklaşmak ve en iyi tahminle bir sonuca ulaşmak mümkündür. Alternatif olarak, biri elma piyasasını, elma üretimindeki ve tüketimindeki dışsallıkların yapısını ve büyüklüğünü inceleyebilir ve eğer elma için piyasa koşulları yeterince rekabetçi ve dışsallıklar ihmal edilebilir düzeyde ise, 2000 yılında ABD’de tüketilmesi gereken elma sayısı bu piyasa düzenlemeleri altında gerçekten tüketilecek elma sayısı olacaktır. İşte piyasa kurumları sadece neyin güvence altına alınması gerektiğini güvenceye bağlamakla kalmaz, bunun ne olduğunu da bize söyler. Elma yetiştiricilerinin ve elma ithalatçılarının danışma ihtiyacı duyduğu veya isteseler bile danışabildikleri bağımsız bir görev kavramı yoktur: Piyasa kurallarının işleyişi (onu gerçekten getirmenin yanı sıra) hangi görevin gerektiğini bize söylemeye hizmet eder. Biz bunu deneyimsel soruşturma ile az ve piyasanın bilgi işleme ve teşvik yapısı yönlerini bir araya getiren bir kurum olarak piyasanın doğası hakkında soyut muhakemeyle daha fazla biliriz.
Soruşturmamız bizi elma piyasasının yeterince rekabetçi olmadığı ya da elma üretim/tüketim sürecinde önemli dışsallıkların bulunduğu inancına sürükledi. İlk prensipten elmaların sihirli sayısına ulaştırmaya ayarlanmış toptan temelci ahlaki çalışmaları başlatmak yerine uygun piyasa değişiklikleriyle probleme yaklaşmamız olasılığı daha fazladır. Bu analiz alışkanlığı geniş biçimde anayasal iktisat yaklaşımına paraleldir. Piyasa dışı alanlarda anayasal iktisat yorumlayıcılarının idealize edilmiş piyasa benzerliğine başvurmak suretiyle analize girişmeleri ve kurumsal başarısızlıkların bu ideale göre değişik nedenlerini ayırmaları daha olasıdır. Onlar daha sonra kurum içindeki temsilcilerin manevi gereksinimlerinin kendi başına türetilmesine girişeceklerdir.
Üzerinde durmaya değer çeşitli konular vardır. Birincisi, teşvikler üzerinde odaklaşma bizim genel şekilde tavsiye olarak adlandırabildiğimiz davranış değişikliğinin muhtemel sebebini, yaygın ahlaki gerekliliklere doğrudan başvurmak suretiyle faaliyetlerde istenilen değişiklikleri güvence altına almaya girişerek geri plana iter. İktisatçının tavsiyeye bakmakta gönülsüzlüğü çeşitli şekillerde yansıyabilir: İktisatçının karşılaştırmalı avantajı kabul etmesi (Robertson 1956); ahlakın ihmal edilebilecek davranışsal gücü taşıdığına ve kendi ekonomik çıkarının insan davranışının baş etkeni olduğuna dair inanç (örneğin Stigler 1982); yaygın ahlaki sistemlerin kendilerinin ya da insan faaliyetlerinde gerektirdiklerinde ümitsiz şekilde yanlış anlaşıldığı inancı (Mandeville 1714); belki daha başka nedenler. İkincisi, teşviklerin odağı teşviklerin belirli nitelikleri kazanmasından ziyade teşviklerin uygulanmasına yöneliktir. Fakat sonrakinin hiçbir suretle konu ile ilgisi yoktur ve kurumlara aşırı iktisadi bakışın eleştirilerinin temelidir. Örneğin, Bell (1976) veya Hirsch (1976) tarafından yayımlanan suçlamaya göre piyasalar, başarılı işleyebilmeleri için bağımlı oldukları ahlaki sermayeyi bozar. Kurumların teşvikler üzerinde nitelik kazandırıcı etkileri ihmal edildiğinde, ticari toplumun vatandaşlar arasındaki açgözlülüğü beslediğine dair eski bir iddia bertaraf edilebilir. Üçüncüsü, teşvik ettikleri homojen bir temsilciler modeli kapsamı içinde toplanabileceği için, teorik hasislik düşünceleri anayasal iktisadı bu varsayıma yöneltir. Ancak, homojenlik varsayımı kurumların seçim yönlerinin başarı ihmalini dışlar ve bu nedenle sonraki yönler anayasal iktisat literatüründe biraz ihmal edilir.
Kurumların Ayırma Etkileri
Kurumlar sadece belirli faaliyetleri cezalandırmaya ve diğerlerini teşvik etmeye değil, belirli türden kişileri cezalandırmaya ve diğerlerini desteklemeye de hizmet eder. Herhangi bir kuralın değerlendirilmesinin son yönü, onun bir tür kişiyi bir diğerine tercih etme yöntemlerinin analizine ve böyle bir seçimin sonuçlarına bağlıdır. Çoğu örnekte, ayırma etkileri ve teşvik etkileri karşılıklı destekleyicidir. Örneğin, üniversitelerde akademisyenlerin harici araştırma ödüllerini güvence altına alan kurumsal düzenlemeler; akademisyenlerin böyle ödülleri güvence altına alma teşviklerini, akademisyenlerin yetenek ve bağlantılarının geliştirilmesi teşviklerini ve ödül alma lehine olan çalışma stillerini değiştirdiği gibi, doğal olarak ödül kazanma kapasitesine sahip olan kişileri de seçer. Seçim etkileri, resmi seçme prosedüründe bir kriter olan araştırma fonlarını yükseltici kanıtlanmış kapasite anlamında açık şekilde ve bu bireyler akademik hayatta daha iyi olacağı için böyle kapasiteli bireylerin başvurmalarını cazip kılma anlamında gizlice işler.
Ayırma ve yaptırım etkileri daima birlikte uyum içinde çalışmaz. Başka bir tür istenilen teşvik yapısı ters ayırma etkisine neden olabilir (sigorta kapsamında ters seçim örneği gibi); ya da bir başka türlü istenilen ayırma etkisi ters teşvik etkilerine neden olabilir (çoğu yeniden dağıtım planlarında olduğu gibi). Teşvik ve bilgi etkilerinin yokluğunda bile kurallardaki değişiklikler bazı temsilci türlerinin gelişmesine ve diğerlerinin vasat olmasına sebep olur ve kişileri karşı faaliyetlerde farklı biçimde çeşitlere ayırabilir. Aslında kurumsal düzenlemelerin nitelikleri ve kapasiteleri farklı olan kişileri en yüksek değerli sosyal kullanımlara tahsis etmesi, iktisatçıların diğer ortamlarda hemen fark ettikleri gibi, bu düzenlemelerin önemli bir özelliğidir.
Akademik yöneticiler profesörler arasından tesadüfi kura ile, kıdem sırasına göre veya seçimle seçilebilir. Hakimler halk oyuyla veya diğer hakimler tarafından seçilebilir veya politikacılar tarafından atanabilir. Krallık doğumla, silah gücüyle veya kamu yönetimi konusunda rekabetçi bir sınavla belirlenebilirler. Kan vericiler gönüllülük, tesadüfi zorlama veya piyasa sistemi esasına göre seçilebilir. Bu çeşitli mekanizmaların oluşturabileceği herhangi bir teşvik etkisinden oldukça farklı olarak, onlar farklı biçimlerde de seçecekler ve temsilcilerin esasen homojen olduğu aşırı durumlar hariç olmak üzere bu seçme etkileri sosyal düzenin işleyiş usulü üzerinde de düzenli bir fark yaratacaktır.
Seçme kendi teşvik etkilerine de neden olabilir. Bir taraftan tercih edilen türden birey gibi tavır takınmayı gizlemeye bir teşvik olabilir, diğer taraftan yaratılış karakterini değiştirmek ve gerçekte tercih edilen bir birey gibi olmak teşvik görebilir. Bu bağlantıda ortaya çıkan karmaşık konuların analizi halen anayasal iktisat içinde bebeklik devresindedir.
ANAYASAL PERSPEKT
Kuralların ve kurumların alternatif yapılarının sosyal sonuçlar üzerinde etkisi çalışması olan karşılaştırmalı kurumsal analiz anayasal iktisat tasarısının merkezidir ve onu geleneksel iktisadi analizden ayırır. Bununla birlikte anayasal iktisadın bazı yönleri geleneksel iktisat içinde oldukça aşina olunan alanlardır. Diğer yönleri yoğun şekilde politika, sosyoloji ve hukuk gibi diğer bilim dallarının geleneksel egemenliği altındadır. Anayasal iktisadın bir çeşidinin belki en çok aşina olunan örneği sıradan özel malların rekabet ve monopol altında sağlanmasının karşılaştırmalı analizidir. İşte standart iktisadi tartışma, giriş serbestisine ilişkin kurallardaki değişikliğin etkisini gösteren karşılaştırmalı kurumsal bir deney olarak düşünülebilir. İyi tanımlanmış ve bireyselleştirilmiş mülkiyet hakları ile müştereklerin trajedisinin analizinden bilinen ortak mülkiyet hakları rejimi arasındaki karşılaştırma daha ileri bir örnek sağlar.
Bazı amaçlar için, karşılaştırmalı kurumsal yaklaşımın olağan politika analizine benzer olduğu düşünülebilir. Soru konusu olan politikalar normal olarak sosyal yapıda politika parametrelerinden daha temel olduğu düşünülen bir değişikliği kapsar. Bununla birlikte, anayasal iktisatçılar önem verilen politika çeşitlerinde sade bir değişiklikten, bazı şeyleri daha önemli tutan daha temel alana geçme eğilimine sahiptirler. Burada söz konusu olan, görüş açısında bir değişiklik, neyin açıklama olarak sayılabileceğine dair farklı bir anlayış, açıklayıcı planda sebep ve etki arasındaki sınırın nerede düzgün şekilde çizileceği, ve pozitif ve normatif fikirler arasındaki ilişkidir. Görüş açısındaki bu değişiklik, politika analizinin ekonomi ve başka yerlerde standart biçimde ifade ediliş yönteminden hoşnutsuzluğu yansıtır. Kamu tercihi teorisi ve anayasal iktisattan kopma nedenlerinden biri hoşnutsuzluktur.
Politik iktisat teorisinin iktisat politikası anlayışı üzerinde önemli katkısı vardır. Birisi politikaları eş zamanlı olarak temel anayasal kurallar altında işleyen, vatandaşların etkileşimlerinden çıkarılan bir iktisadi denge ve kuramsal ve normatif olarak sürdürülen bir tercihin amaçları gibi ele alamaz. Tabi ki bir kişinin belirli normatif planı ışığında politika sonuçları değerlendirilebilir. Ancak böyle herhangi bir değerlendirme esasen politika belirleme sürecinden bağımsız görülmelidir. Biri havayı değerlendirebilir: Hava kesinlikle çoğumuzun tercihlerinin dışındadır. Fakat bu tercihler havanın nasıl olacağını rast gele belirlemezler. Tabi ki politik alanda politikalar hangi politikanın iyi olduğu hakkında yaygın görüşler, ve/veya çeşitli politikaların etkilerinin ne olacağı hakkında inanışlar tarafından etkilenebilir. Bireysel iktisatçı/politika danışmanı bu bakışları etkileyen bir role sahip olabilir. Fakat bu rol, hakim olan politikanın açıklanmasında ya ihmal edilebilecek kadar küçük veya anayasal iktisatçının politik süreç modeline dahil etmeyi gerektirecek kadar büyüktür. Eğer önceki ise, o takdirde hava benzetmesi değiştirilmeksizin kabul edilebilecek kadar yakındır. Eğer sonraki ise, normatif politik etkinin önemi vardır. Ancak farklı bir itiraz ortaya çıkar: Başka herkesin kendi rasyonel çıkarının dışında iktisadi ölçüsünün davranışının açıklanmasında insan motivasyonu modeli, başka herkesin davranışının esasen kendi rasyonel çıkarı dışında belirlendiğini açıklamaya uygulanır veya biz danışman iktisatçının normatif değerlendirmenin geçersiz olduğu durumda kendi çıkarına hizmet edeceğini varsaymalıyız. Ya bunların her ikisi ya da makul olmayan, biraz kendi kendini yücelten, iktisatçı danışmanların sadece kamu çıkarı düşüncesiyle motive olduğu ve başka herkesin kendi çıkarıyla hareket ettiği önermesiyle karşı karşıya kalırız.
Kısaca, anayasal iktisadı teklif edenlerin görme eğiliminde oldukları; genel olarak özel çıkar maksimizasyonu (homo economicus) motivasyonları varsayımı ve politikanın bazı türlerin açıklanmasından sorumlu sosyal bir olay gibi tanınmasıdır. Bunlar, geleneksel iktisatla ilgili politika konularında normatif yaklaşıma yer vermez. Anayasal iktisat, kuralların varlığında bireysel davranış ölçüleriyle sosyal olayların açıklanmasını tamamen taahhüt ettiği için, alternatifler ya normatif yaklaşımı politikaya katmak veya motive edici unsurları tekrar açıkça belirlemek ve tekrar ahlaki hale getirmek veya her ikisi birden olabilir.
Bazı anayasal iktisat teorisyenleri gerçekte bütünlük içinde normatif analizi ihmal ettiler. Onlar politikada temsilci motivasyonunun özel çıkar maksimizasyonu (homo economicus) formulasyonuna katı şekilde bağlı olarak işleyeceği anlayışını gördüler. Onlar çalışmalarında politikanın temel kurumsal yapısına da ilgi gösterdiler. Bu yapı dışsal değişime tabi olabilen bir özellikler takımı gibi ya da diğer nedensel faktörlere başvurarak açıklanması gereken bir şey gibi işlem görür. Başka bir deyişle anayasa, politik rejimler de dahil olmak üzere belirli politik sonuçların açıklanmasında nedensel bir faktör olarak görülür. Her iki durumda da aynı genel açıklayıcı yöntemler geçerlidir. Bazı anayasaların diğerlerinden daha iyi olduğunu düşünmek için nedenler olabilir, ancak normatif düşüncelerin bunun açıklanmasında hiç rolü olmadığı gibi, aktörlerin davranışlarını değiştirmelerini gerektiren etkin nedenler sağladığı görülemez.
Bununla beraber, anayasal iktisat muhtemelen daha etkili alan içinde açık normatif bir amaca sahip görünür. Bu yaklaşımın nedenini yorumlayacak olursak; karışık bir insan motivasyonu modeli, çıkarın halen baskın bir rol oynadığı bir ortamda normatif olarak sürdürülen davranışa biraz yer verir. Bu plan çerçevesinde, biz kişiler arasında motivasyon farklılıklarına (motivational heterogeneity) ve kamu çıkarının neyi gerektirdiği veya normatif düşüncelerin başka türlü nasıl formüle edilebileceği konularında farklılıklara müsaade edebiliriz. Bazı amaçlarla özel çıkar maksimizasyonu (homo economicus) ifadesi hala kullanılabilir, ancak bu ifade en doğru model yerine analitik bir amaç ve stratejik bir soyutlama olarak anlaşılmalı ve belirli soyutlamalar açıkça tartışılmalıdır. Buradaki önemli nokta, anayasal düzeyde tercihe geçişle birlikte dar biçimli çıkar davranışından uzaklaşmadır.
Az çok sıradan bir aktörü düşünün; bir tarafta pazarda iki nesne arasında tercih ve diğer tarafta da bu nesnelerin tahsisinin gelecekte belirleneceği iki kurumsal rejim arasında tercih yapıyor. Her iki durumda da o aynı temel motivasyonlara sahip olacaktır: Kendisi için mümkün olabildiğince iyisini yapmak ve başkaları için de kendisine çok maliyet getirmeyecek şekilde en iyisini yapmak. Nesneler arasında piyasa tercihini yaparken o yapacağı tercihin diğerlerini etkileyebileceğini dikkate alabilir, ancak etkiler hafif olacak ve bu etkileri ölçebilmek için ihtiyaç duyacağı bilgi hayli büyük olacaktır. Etkileri büyük yapmak için, belki seçilen nesneyi özellikle bazı değerli birilerine vererek, o kendi kendine önemli bir maliyete katlanmak zorunda kalacaktır. Bununla birlikte, kurumsal rejimler arasında tercih yaparken, temsilcinin belirli çıkarlarının seçilen rejimin uygulanma alanı ve ömrü boyunca nerede bulunacağı hakkında önemli belirsizlik olacaktır. Böylece temsilci, alternatif rejimler altındaki sonuçların genel örneklerinden, belirli herhangi bir durumda beklenen sonuca göre daha fazla etkilenecektir. Bu şekilde öz çıkar ve başkalarının çıkarı arasındaki çatışma önemli ölçüde azalır ve belirli bir noktadan sonra yok olur. Temsilci anayasal muhakeme yapmak için diğer temsilcilerin tercihleri hakkında bilgiye ihtiyaç duyabilir, ancak bu bilgi sadece genel olacaktır. Bilmeye ihtiyaç duyduğu şey, rakip kurumsal rejimlerin çalışma özellikleri, ve bu rejimlerde ortaya çıkan sonuçların katılımcıların tercihleriyle bağlantısının nasıl olduğudur. Bu tamamen karşılaştırmalı kurumsal analizin sağlayabileceği genel kavramsal bilgi türüdür.
Bir kurumsal düzen içinde belirli tercihler düzeyinden alternatif kurumsal düzenler arasında anayasal tercihe geçişin şu faydaları vardı: Birincisi, o bütün temsilcilerin kararlarında genel çıkarı daha fazla ve özel çıkarı daha az düşünmelerine neden olur. İkincisi, belirli temsilcilerin tercihleri hakkındaki anlaşmazlıklar kamu çıkarını güvence altına almak için birinin nasıl hareket etmesi gerektiğine dair anlaşmazlıkların bir kaynağıdır. Faaliyetler hakkında daha büyük anlaşma kamu çıkarı ahlakı altında daha kolayca güvence altına alınabilir.
Şimdi hepsi böyleyse, iki nokta hangisinin anayasal iktisadın özelliğine hakim olduğunu gösterir. Birincisi, normatif konuşma, belirli politikaların ve sosyal sonuçların analizi ve değerlendirilmesinden ziyade alternatif anayasal düzenlemelerin çalışan özellikleri hakkında tartışmaya ve bu düzenlemelerin bir değerlendirmesine dayanmalıdır. İkincisi, alternatif anayasal düzenlemelerin değerlendirilmesine dair düşünceler o veya bu düzenlemenin seçiminde yararlı oldukça, normatif konuşma önemli açıklayıcı bir rol oynayacaktır. Gerekçenin, açıklamanın dönem ve politika düzeyinde sosyal analizin özelliğinin temelden yanlış birleşmesi sorunu anayasal düzeyde ortadan kalkar. Bundan dolayı anayasal analiz bir çeşit fonksiyonel açıklamayı kabul eder: Belirli bir kurumsal düzenlemenin toplum için iyi olacağının düşünüldüğü gerçeği bireylerin onu neden tercih edebileceklerine bir açıklama getirir.
Arzu edilen kurumsal düzenleme başarılı olamaz ise, açıkça belirtilmiş çıkarlar modelinden ziyade daha çok farklı kurumların nasıl çalıştığına dair yanlış inanışlarda başarısızlığın nedenini bulmak mümkündür. Anayasal düzeyde pozitif ve normatif arasında bir çeşit yeniden yaklaşım vardır. Bu bakış Buchanan’ın kendi çalışmasını normatif amaçla sürdürülmüş olsa bile esasen pozitif analiz olarak nitelendirmesiyle uyumludur. Bu aynı zamanda politika analizine ekonomik yaklaşımda gizli safça ahlakı düzeltilmiş hükümet bakışından belirgin bir şekilde ayrılır.
Bu görüşün açık bir eleştirisi anayasal düzeye geçiş için çok fazla şeyin istenmesidir. Bireyler anayasal tercih sürecinin iyimser tarafının nasıl ortaya çıktığını ve nasıl kazıldığını belirlemede açıklayıcı önemli bir rol oynayan anayasal safha sonrası hala açıkça tanımlanabilir çıkarlara sahip olacaklardır. Anayasal düzeyde cahillik örtüsü genelleştirilmiş kamu çıkarı kararlarını güvence altına alacak kadar yeterli değildir. Tabi bazı durumlarda, özellikle anayasal durum kral, yönetici sınıf, özel ayrıcalıklı kişileri içeriyorsa, bu kişilerin herhangi bir anayasal değişiklikte rolleri önemli olacaktır. Fakat, Samuelson’un bir başka durumda sözünü ettiği gibi bir şeyin kuzey kutbunda olmadığını gözlemek onu güney kutbuna yerleştirmez. Dönem içinden anayasal düzeyde karar almaya geçiş, tanımlanabilir bireysel çıkarlar hakkında en azından bazı belirsizlikler yaratır. Bunun daha fazla olma olasılığı da vardır, böylece düşünülen anayasal kuralların daha genel ve soyut olması olasıdır. Ciddi herhangi bir anayasal tarih ana oyuncuların belirli çıkarlarına hizmet etmek zorunda kalacaktır. Fakat bu herhangi bir benzer politikanın itibarından daha az olacaktır. Kurumsal işleyiş hakkındaki inanışların rolü anayasal durumda öngörülebilir şekilde daha önemli olacaktır. Herhangi bir düzeyde karar alıcılıktan daha soyut düzeydeki kurallara ve prosedürlere göre karar alıcılığa anayasal geçiş, rasyonel düşünce dengesini özel çıkardan uzaklaştırır genel çıkara yönlendirir.
DEMOKRATİK POLİTİKALAR
Demokrasi kollektif kararların nasıl alınacağına dair kurallar yapısını bütünleştiren bir kurumsal düzendir. Anayasal iktisat demokrasinin ayırdedici analizini önerir. Kişilerin eşitliği hakkında demokrasinin ne anlama geldiği veya demokrasinin vatandaşların kapasitesi ve tabiatı hakkında neleri varsaydığı ile ilgili olabilen entellektüel geleneklerin aksine, anayasal iktisat demokrasiyi biraysel vatandaşların sosyal politikalarla ve sonuçlarla ilişkisini kurmak için bir tür mekanizma veya araç olarak görür. Demokratik mekanizma detaylı tanımlarında değişebilir; ancak, bilgilendirici, teşvik edici ve ayırıcı etkileri ile işleyecektir. İlgi konusu olan temel sorular şunları kapsar: Bu kurumsal mekanizma herhangi bir alanda iyi işleyebilir mi? Demokratik karar alıcılık için uygun alan belirlenmesinin anlamı nedir? Mekanizmanın hangi biçimi mevcut herhangi bir düzende en iyi şekilde çalışabilir.? Hangi kurumsal aletler demokratik sürecin daha iyi işlemesine yardımcı olabilir?
Bu sorulara tatminkar herhangi bir cevap demokrasinin kurumsal mekanizmasının gerçekte nasıl işlediğine açıklama getirmelidir? En azından önemli bir anayasal konu demokrasi çalışmalarına atıf yapılmadan yaygın refah iktisadına geleneksel biçimde yerleşti. Anayasal iktisadın tanımlanmasında tarihsel olarak birinci ve onun gelişiminde çok etkili olduğu için, ilk önce bu konuyla meşgul olmak uygundur.
Politika Alan
ıSamuelson (1954, 1955) kamu malları teorisinin etkili tanımına, piyasanın A.Smith’çi görünmez eli versiyonunun devlet için hangi role izin verdiği sorusu ile başlamıştır. Samuelson’un doğru olarak kabul ettiği, başka herhangi birinin ise varsaydığı şunlardır: Devlet piyasa düzeninin temel kurallarını kurmalı oluşturmalı ve uygulatmalıdır; kişiler arasında bazı yeniden dağıtım uygulamaları ahlaki etkinliği başarabilmek için gerekli olabilir. Ancak, Samuelson üretken devlette ve kollektif karar alma usullerinin sağlanmasında karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olunan malları açıkça belirtmekle ilgilenmiştir. Bu nedenle, onun kamu malları teorisi politik süreç yoluyla tahsis edilecek mal grubunu belirlemeye çalışır. Burada Samuelson devletin faaliyet sahasının dönemsel demokratik süreç yerine anayasal şekilde belirlenmesi gereken bir konu olduğunu üstü örtülü biçimde varsayar. Onu burada sadece not etmemize rağmen, politika anlayışı için önemli içermelerle kendi içinde önemsiz bir iddia değildir. Kamu tercihi bilginlerinin üzerinde durduğu ve şimdi geniş şekilde kabul edildiği üzere kamu malları teorisi kapsam (domain) sorusunun çözümü için yeterli değildir. Teorinin yapabileceği, malları piyasa uyumluluk derecelerine göre sıralamaktır; en çok piyasa uyumlu özel mallar, piyasa uyumu en az olan saf kamu malları ve bunların arasındaki alanda kalan karışık mallar durumudur. Bununla birlikte piyasa alanı ile devlet alanı arasındaki sınır, demokratik politik sürecin pozitif ve normatif özellikleri açıkça dikkate alınmadan belirlenemez. İlk kamu tercihi öğreticilerinin öğrenmeye çalıştıkları da budur. Piyasalara doğrudan hükümet müdahalesinin hangi alanda olması gerektiğinin belirlenmesi konusu çoğu anayasal iktisatçıda bir zihin meşguliyeti olarak kalır. Bu zihin meşguliyeti, bazen anayasal olarak her nasıl kararlaştırılırsa kararlaştırılsın, en azından demokratik sürecin nasıl daha iyi çalıştırılabileceğine benzer önemli konulara mal olmuştur.
Politika ve Sahip-Vekil
Yaklaşımı
Demokratik politikanın ana problemlerinin belirlenmesinde, anayasal iktisatta önemli görülen bir konu; demokratik sürecin, politik temsilcileri vatandaşların çıkarına sonuçlar üretmeleri için yeterince sınırlandırıp sınırlandırmadığıdır. Bu konu politikayı geleneksel iktisatta aşina olduğumuz bir çeşit sahip-vekil problemi gibi kavramlaştırır. Belki vekil özel bilgi ya da yeteneklere sahip olduğu için sahibin gücünü vekile aktarması gerekliliği genel bir durumdur. Sahibin zararına olacak şekilde vekilin kendi çıkarının olduğunu fark etmek ve vekilin sahibin çıkarına davranmasını en üst düzeyde teşvik edecek vekil sözleşmesini düzenlemek sahibin problemidir. Politik alanda bu yaklaşımın uygulanması anayasal iktisat yaklaşımında bir kilit adımdır. Sahip-vekil yaklaşımı gücün aktarılmasında vekil problemini fark eder ve bunu demokratik kurumsal planda merkezi bir konu olarak görür. Demokratik düzenin yönlerinden biri olan seçim rekabetinin politikacıların davranışını sınırlama olasılığı yüksek olduğu için (dolaylı olarak bürokratlar gibi diğer politik aktörlerin davranışını da) sahip-vekil yaklaşımı seçim rekabetini, politikanın anayasal iktisat analizinde merkezi bir yere yükseltir. İlginç bir şekilde seçim rekabetinin en basit modeli, iki siyasi parti arasında bir yönde ve daha ileri varsayımlar altında bir uzay dengesi modeli, siyasi partilerin tamamen ortanca seçmen tarafından talep edilen politika paketlerini sunmakla sınırlandırılmasını gerektirir. Bu modelde adaylar/partiler ortanca seçmen için önemsiz olur ve seçim rekabeti tarafından getirilen teşvik yapısı politik temsilcilere hiç bir takdir hakkı bırakmaz.
Bu model demokratik işlemleri iyi tanıtıcı olarak kabul edilirse, bunu çeşitli şeyler izler. Birincisi, normatif önemi olan ana konu ortanca seçmen sonucunun tahminen bir Pareto Optimumu sağlayıp sağlamayacağı ve gelir dağılımının yeterince eşit olup olmadığıdır. Bu soruların cevabı geri planda kalan belirli nedenlere bağlıdır (vergi sisteminin doğası, oyların dağılımı v.s ), ancak biraz iyimserlik makul görünmektedir. İkincisi, anayasal iktisat alternatif olası politik düzenler üstünde demokrasi temelini desteklemektedir. Seçim rekabetinin özellikle iyi çalışmadığı yerlerde bile demokrasi politik hükümdarların takdir haklarının az olduğu sistemlere tercih edilecektir. Üçüncüsü, seçilmiş politikacılar atanmış bürokratların sınırlandırılmadığı bir biçimde sınırlandırıldığı için gücün temsilci meclisler ve onların bürokrat danışmanları arasındaki dağılımı temsilci meclisler lehine olmalıdır. Dördüncüsü, seçim dışı güçleri küçültmeye yönelik girişimler yapılmalıdır. Örneğin, kampanyaya katkı ödemeleri, özel çıkarlar ve lobiciler tarafından tercih edilen politikalar için politik etkilerin değişimi. Bu güçler saf ortanca seçmen sonucunu bozmaya eğilimlidir.
Maalesef ortanca seçmen sonucu kesinlikle hassas sonuçlanır. Biri politika alanında birden fazla yöne hareket eder etmez veya diğer varsayımları gevşetir gevşetmez, çoğunluk kuralı altında seçim rekabeti genel olarak emsalsiz bir dengeyi sağlamayacaktır. Aslında herhangi bir nokta, oldukça makul şartlar altında hepsi çoğunluk desteğine hakim olan silsile halinde hareketlerde çoğunluk onaylı olası bir sonuç olarak ortaya çıkabilir. Herhangi bir çoğulcu koalisyondan bir diğerine yeniden dağıtım yeni koalisyonun tüm üyelerini daha iyi duruma getirecek biçimde daima mümkün olduğu için böyle çoğulcu istikrarsızlık veya global devre sorunu ortaya çıkar. Bu gerçek, McKelvey’in önermesinin temeli olan stratejik gündem belirleyicisinin kendi idealini güvence altına alacak olması, politik temsilcilerin davranışlarına çoğulcu kuralın herhangi bir sınırlandırma getiremeyeceğini ima eder. Aslında anayasal iktisatta politika istikrarı için belirli anlayış yoktur, ancak istikrarsızlık sınırsız olduğu için endişe doğar. Nasıl kötü olursa olsun hiçbir politika sonucuna engel olunamaz. Gerçekten, çoğulcu istikrarsızlık tehdidi çoğu anayasal iktisat literatüründe bir diğer düzenleyici konu olmuştur. Mücadele global döngüyü önleyecek ve ortanca seçmen sonucunun cazip özelliklerini yeniden canlandıracak şekilde demokrasiyi destekleyecek kurumsal düzenlemeleri keşfetmektir. Denge sağlayıcı yapı literatürü tam olarak bu tutkuya hakimdir ve kurumsal düzenlemeler sık sık bunun ışığında yorumlanır.
Doğrudan Demokrasi
Politikada sahip vekil problemine önerilebilen bir çözüm, basit olarak temsilcinin kaldırılması ve doğrudan demokrasiye politikacıların istismarından kaçınma aracı gibi bakılmasıdır. Bazı anayasal iktisat teoricileri, özellikle Frey’le ilgili olan ve İsviçre deneyimine aşina olanlar bu olasılığa çok bağlandılar. Açıkça kurumların temsilci veya doğrudan olup olmadığı konuları, temsil biçiminin hangi şekli aldığı, (bir bağımsızlar meclisi veya iyi tanımlanmış hükümetle parti tabanlı parlamento ve rakip çizgiler boyunca organize olmuş muhalefet) ve bu şeklin kullanılan seçim sistemiyle nasıl desteklendiği, anayasal iktisat kapsamında ayrıntılı ele alış biçimini gerektiren önemli sorulardır. Ancak doğrudan demokrasi stratejik gündemin çerçeve problemini çözmez ve gerçekte onu şiddetlendirebilir. Dahası, seçim tercihlerinin normatif statüsü hakkında bazı şüpheler vardır. Brennan ve Lomasky (1993) oylamanın önemini anlamlı ve bireysel refahın standart ölçüsü, sözleşmeci ve faydacı değerlendirmenin normal tabanı olan yardımcı tercihlerden ayrı anlamlı tercihler olarak ileri sürmektedir. Burada tartışmanın temeli seçim tercihinin ayırıcı özelliği olan kararlılığın olmayışı ve belirsizlik örtüsüdür. Benim oyum ve seçim sonucu arasındaki nedensel bağlantı aşırı yabancı durumlar hariç hepsinde şiddetlendiği için, standart öz çıkara dayalı seçmen davranışı hikayelerinin özellikle zorlandığı ve piyasa tercihinden alınan açığa vurulmuş tercihler mantığının başarısız olduğu iki durum söz konusudur. Bu problem özellikle doğrudan demokrasi durumunda şiddetli görünmektedir: Temsil, rasyonel bilgisizliği ve buna ilişkin problemleri ılımlaştırmaya hizmet edebilir.
SONUÇ
Anayasal iktisadın çoğu yönden bir disiplin olarak ekonominin temelindeki kaygıları yansıtmasına rağmen, onun modern biçimde araştırma programı nispeten yenidir. Önemli sayıda kurumsal düzenleme halen incelenmemiştir. Örneğin, Amerikan tipi başkanlık ve kongre sisteminden farklı olarak parlamenter sistemler üzerine çalışma henüz başlangıç aşamasındadır. Anayasal iktisat çalışması hukuki kurumların işleyişine göre nispeten az gelişmiştir. Bununla birlikte, anayasal iktisadın açıkça tanımlanmış bir araştırma gündemi saptadığını ve bu gündemin araştırılması için tutarlı bir strateji önerdiğini ifade edebiliriz.
KAYNAKLAR
Barro, R. 1973. The control of politicians: an economic model. Public Choice 14: 19-42.
Bell, D. 1976. The Cultural Contradictions of Capitalism. New York: Basic Books.
Brennan, G. 1996. Selection and the currency of reward. In The Theory of Institutional Design. Ed. R. Goodvin. Cambridge: Cambridge University Press.
Brennan, G. 1997. Democratic trust: a rational choice theory view. In Trust and Governance, ed. V. Braithwaite and M. Levi, New York: Russel Sage.
Brennan, G. and Buchanan, J.M. 1985. The Reason of Rules. Cambridge: Cambridge University Press.
Brennan, G. and Hamlin, A. 1993. Rationalizing parliamentary systems. Australian Journal of Political Science 23: 443- 57.
Brennan, G. and Hamlin, A. 1995a. Constitutional political economy: the political philosophy of homo economicus? Journal of Political Philosophy 3: 280-303.
Brennan, G. and Hamlin, A. 1996. Economical constitutions. Political Studies 44: 605-619.
Brennan, G. and Lomasky L. 1993. Democracy and Decision. Cambridge: Cambridge University Press.
Buchanan, J.M. 1975. The Limits of Liberty. Chicago: University of Chicago Press.
Buchanan, J.M. 1987. Constitutional economics. In the New Palgrave: A Dictionary of Economics, ed. J. Eatwell, M. Milgate and P. Newman, London: Macmillan.
Buchanan, J.M. 1990. The Domain of Constitutional Economics. Constitutional Political Economy 1: 1-18.
Buchanan, J.M. and Tullock, G. 1962. The Calculus of Consent. Ann Arbor: University of Michigan Press.
Coleman, J. 1990. Foundations of Social Theory. Cambridge, M.A: Harvard University Press.
Downs, A. 1957. An Economic Theory of Democrcy. New York: Harper & Row.
Elster, J. 1979. Uleyses and the Sirens. Cambridge: Cambridge University Press.
The Federalist. 1787-8. Ed. J. Cooke, Middleton, CT.: Wesleyan University Press.
Frey, B. 1995. A constitution for knaves. Mimeo, University of Zurich.
Gauthier, D. 1986. Morals By Agreement. Oxford: Oxford University Press.
Güth, W. and Kliemt, H. 1993. Competition or Cooperation. Center for Economic Research Discussion Paper 9339, University of Tilburg.
Hamlin, A. 1996. Promoting integrity and virtue: the institutional dimension. The Good Society,6(3).
Hammond, T. and Miller, G. 1987. The core of the constitution. Americxan Political Science Review 81:1155-74.
Hardin, R. 1988. Constitutional political economy: agreement on rules. British Journal of Political Science 18: 513-30.
Hayek, F. 1945. The use of knowledge in society. American Economic Review 35: 519-30
Hirsch, F. 1976. Social Limits to Growth. Cambridge, MA.: Harvard University Press.
Hirschman, A. 1985. Against parsimony. Economics and Philosophy 1:7-21.
Kelman, M. 1988. On democrcy-bashing. Virginia Law Review 74: 199-274.
Kliemt, H. 1987. The Reason for Rules and the Rule of Reason. Mimeo. University of Daisburg.
Landes, W. and Posner, R. 1975. The Independent Judiciary in an Interest-Group Perspective. Journal of Law and Economics 18: 875- 901.
Mandeville, B. 1714. The Fable of the Bees. Ed. F.B. Kaye. Oxford: Clarendon Press, 1924.
McKelvey, R. 1976. Intransitivities in multidimensional voting models and some implications for agenda control. Journal of Economic Theory 12: 472-82.
Parfit, D. 1984. Reasons and Persons. Oxford: Clarendon Press.
Robertson, D. 1956. Economic Commentaries. London: Staples Press.
Samuelson, P. 1954. The pure theory of public expenditure. Review of Economics and Statistics 36: 386-9.
Samuelson, P. 1955. Diagrammatic exposition of theory of public expenditure. Review of Economics and Statistics 37: 350-56.
Shepsle, K. and Weingast, B. 1981. Structure induced equilibrium and legislative choice. Public Choice 37: 503-19.
Smith, A. 1776. An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations. Ed. R.H. Campbell and A.S. Skinner, Indianapolis: Liberty Classics, 1982.
Stigler, G. 1982. The Economist as Preacher and other Essays. Chicago: University of Chicago Press.
Vanberg, V. 1994. Rules and Choice in Economics. London: Routledge.
Voigt, S. 1996. Positive constitutional economics. Public Choice, forthcoming.
Weingast, B. 1984. The congressional-bureaucratic system: a principle-agent perspective. Public Choice 44: 147-92.
Witman, D. 1995. The Myth of Democratic Failure. Chicago: University of Chicago Press.
Kaynak: G.Brennan and A.Hamlin, "Constitutional Economics”, The New Palgrave Dictionary of Economics and Law”, vol. 1, p.401-
410.