DEVLETİN BÜYÜMESİ TEORİLERİ

Yazan: James T. Benett and Manuel H. Johnson

Çeviren: Prof. Dr. Aytaç Eker

 

Bildiğimiz kadarıyla şimdiye kadar hiç kimse Jevons'un konjonktür hareketleri teorisiyle karşılaştırılabilecek bir büyüme teorisi ileri sürmemiştir. Ancak bir iddianın herhangi bir dayanağının olmaması, devletin niçin büyüdüğü sorusuna verilen cevaplar üzerinde geniş bir görüş birliği olmasını gerektirmemektedir. Devletin büyümesiyle ilgili açıklamalar sayıca çok fazladır ve uzunca süreli tarihsel sürece sahiptir. Büyük iktisatçıların başında gelen Adam Smith "bunalımlara sebep olan muazzam borç yükünün gelişimi ve büyük Avrupa uluslarında uzun dönemde meydana gelebilecek tahribatlar" hakkında çeşitli yorumlamalar yapmıştır. Daha siyasi bir bakış açısıyla, "Amerika'daki Demokrasi" adlı eserinde de Tocqueville, hem evrensel oy verme hakkı hem de gelir dağılımında eşitsizlik bulunan bir ülkede devlet harcamalarının her zaman büyük olacağını belirtmiştir. Yani,

"Fakirlerin sadece kanun yapma gücüyle memur edildiği ülkelerde, kamu harcamalarından fazla bir şey umulmamalıdır. Bu harcamalar her zaman üzerinde düşünmeye değerdir; çünkü vergiler, o vergileri koyanlar üzerinde bir yük olmamaktadır veya o sınıflara yük olmayacak bir şekilde konulmaktadır. Başka bir deyişle, demokratik bir devlet vergi ödemekten kaçınanların vergilerini düzenleyen yetkilere sahip bir devlettir.

Buchanan'ın öne sürdüğü gibi, devlet faaliyetlerinin büyümesiyle ilgili çok net açıklamalar mevcuttur. Bu büyümeye sebep olan etkenler iki tanedir. Nüfus artışı ve enflasyon. Eğer toplum için üretilen hizmetlerin türü ve miktarı devamlılık arz ediyorsa, birçok insana hizmet edildiği kadar, kamu çalışanlarının sayısı da harcamalarla ilişkili olarak artacaktır. Dahası , devlet tarafından satın alınan girdilerin fiyatları zaman içinde artış gösterirse, üretim miktarı değişmiyorsa, istihdam artmasa da devlet harcamaları artacaktır. Gayet açık olarak söylenebilir ki, federal devletin büyümesi, nüfus ve fiyatlardaki artıştan hayli fazladır. Eğer kamu tarafından tüketilen mal ve hizmetlerin " normal mallar" olduğu varsayılıyorsa, gelir artışı kadar, bu mal ve hizmetlere olan talep de artar, bununla birlikte servet artışı da devletin büyümesine yol açabilir.

Borcherding, refah, nüfus artışı ve enflasyonun kamu harcamalarının artışı üzerindeki etkisini ortaya koymak amacıyla, 1902-1970 yılları arasında, ABD'de toplam kamu harcamalarının (yerel devlet ve federal düzeyde) gelişimini incelemiştir. Yaptığı bir hesaba göre devletin büyümesinde; nüfus artışı % 25 oranında, kamu hizmetlerindeki fiyat artışları ortalama % 12 oranında ve kişi başına milli gelir artışları yaklaşık olarak % 25 oranında rol oynamıştır. Netice itibarıyla şu sonuca varmıştır.

Son 70 yıl içinde görülmüştür ki, kamu hizmetlerinin fiyatlarındaki artış refah artışı ve nüfus artışı, kamu kesiminin gerçek harcamalarındaki artışın, muhtemelen bir buçuk katından biraz fazladır. Buna bağlı olarak, 1970 yılında (1929 yılı fiyatlarıyla) kişi başına kamu harcamalarının 622 $ değil de 375 $ civarında olduğunu açıklayabilirim. Bütün bu faktörler, neden GSMH'nın 1/3'ünün değil de, 1/5'inin doğrudan kamu kesimine harcandığını açıkça ortaya koymaktadır.

Asıl sorun, enflasyon , nüfus artışı ve refah artışına bağlı olarak ortaya çıkan büyümeyi izah edecek bir açıklama yapmaktır. Bu konuda bir çok temalar ve çeşitlenmeler geliştirilmiştir, devletin büyüme teorilerinde hiçbir abartılı iddia yoktur. Biz bu teorileri yedi ayrı kategoride toplayabiliriz.

1) Devlet büyümesiyle ilgili Wagner Kanunu,

2) Baumol'un dengesiz büyüme hipotezi,

3) Ekonomideki yapısal değişimler ve sıçrama etkisi,

4) Direktör Kanunu

5) Politik davranışlar üzerinde duran modeller,

6) Bürokratların önemini vurgulayan çalışmalar ve

7) Dışsal etkenler.

Bu kategoriler bir çok yerde birbiriyle kesişmektedir ve büyüme olgusunu izah eden birden çok açıklamalar mevcuttur. Bu kategorilerin arasındaki sınırı kesin olarak belirlemek oldukça güçtür. Dahası, yapılan incelemelerin ayrıntılı olduğu iddia edilemez. Bu alandaki çalışmalar oldukça temsilidir. Gelişmemiş ekonomilerde devletin büyümesi üzerinde önemli çalışmalar yapılmış ancak bunlardan çok azı literatüre geçmiştir, gelişmemiş devletler sanayileşmiş devletlerden daha farklı sosyal ve ekonomik sistemlere ve kurumlara sahiptir(birçoğu diktatörlüktür veya demokratik devletin süsü mahiyetindedir).Azgelişmiş ekonomiler açısından örnek alınan ABD kararlarının uygunluğu kesin olmamaktadır.

Wagner Kanunu

Devletin büyümesiyle ilgili açıklamalara göz atıldığında, bir yüzyıl kadar önce, Alman Economist Adolph Wagner tarafından geliştirilen ve gittikçe büyüyen devlet faaliyetleri ile ilgili Wagner kanunu ile işe başlamak uygun olacaktır. Wagner Kanunu sadece bu alanda ampirik olarak test edilen ilk kavramlardan biri değil aynı zamanda literatürde üzerinde en çok tartışılan konulardan biridir. Bird'e göre Wagner ilk çalışmasını 1863' te yapmıştır ancak geniş ve kapsamlı yayınlarının bir çoğu elli yıllık dönem içine yayılmıştır. Wagner Kanunu hakkında yapılan sayısız yorumlar olduğu kadar, kendi çalışmaları görünüşte belirsizdir. Ampirik çalışmaların bir kısmı 1887' de Graziani ve 1893'te Sitta ile devam etmiştir. Birçok alanda araştırmalar yapılmış olmasıyla birlikte pek nadir olarak çok az konu bu kadar çok araştırılmış ve çok fazla öfke çekmiş ve de böylesine belirgin kalmıştır.

Wagner'in, gelişmekte olan ülkelerde toplumun temel ihtiyaçlarının karşılanması nedeniyle kaçınılmaz olarak devlet faaliyetlerinin ve kamu harcamalarının arttığı konusundaki temel iddiaları üzerinde ortak görüş birliği vardır. Wagner Kanunu'nu Allen Kelly' nin yorumladığı şekliyle , düşük gelirli toplumlar, yiyecek, savunma, giyinme gibi yaşamsal öneme sahip temel ihtiyaçların teminini gerçekleştirmek durumundadırlar. Ancak, gelir bu düzeyin üzerine çıktığı zaman, özellikle kamu hizmetlerini içeren yeni talepler vatandaşların tercih fonksiyonu olarak ortaya çıkar ve kamu hizmetlerinde talebin gelir elastikiyeti pozitif olur ve özel mallara karşın kamu malları artış gösterir.

Wagner, kamu mal ve hizmetlerindeki talebin üç kategorideki artışına rağmen, kamu kesiminin büyüyeceğine inanmaktadır. Birincisi, yasal ilişkilerdeki ve iletişimdeki artan karmaşa devletin koruyucu ve düzenleyici işlevine daha çok ihtiyaç duyulmasına yol açar. İkinci olarak, Wagner kültürel ve refahla ilişkili faaliyetlere büyük bir kamu talebi olduğunu varsaymaktadır. Artan verimlilik eğitim ve sağlık konularına daha fazla dikkat edilmesini gerektirecektir. Çok hızlı endüstriyel kalkınmanın bir sonucu olarak ortaya çıkabilecek dengesizliklerden kaçınmak için gelirin yeniden dağılımı ile ilgili programlar geliştirilecektir. Sonuç olarak sanayileşme çabaları içindeki ekonomilerde piyasa başarısızlıkları meydana gelebilecektir. Bu durum tekelleşmeleri düzenleyecek veya birçok üretim faaliyetini üstlenecek bir devleti gerektirmektedir.

Wagner tarafından benimsenen temel fikirler yeteri kadar basit görünmesine rağmen, gelişmiş bir ülkede kamu harcamaları gelirden çok daha hızlı bir şekilde artmaktadır. Ampirik çalışmalarda çok şaşırtıcı karmaşıklıklar mevcuttur. Çünkü, daha önce de bahsedildiği gibi, Wagner hipotezini tam anlamıyla ortaya koymamıştır ve çalışmalarının çeşitli tercümeleri birbirinden farklı yorumlar getirmektedir. Genel bir ifadeyle, araştırmalar gelirin (I) ölçümüyle birlikte kamu harcamalarının (G) elastikiyeti (E)'nin ölçümü üzerinde yoğunlaşmaktadır. EG.I yani gelirdeki % 1'lik bir değişme kamu harcamalarındaki bir değişme ile ilişkilendirilmektedir.

Gandhi, Wagner Kanunu ile ilgili beş tane temel yorum olduğunu belirtmiştir. Birincisi, Wiseman ve Peacock'ın "kamu harcamalarının üretimden daha hızlı bir oranda artması gerektiği" şeklindeki iddialardır ki bu GSMH' ya bağlı olarak G' nin esnekliğinin, EG.GSMH, birden büyük olmasını gerektirir ki Wagner Kanunu geçerli olsun Goffman ve Mahar, Musgrave ve Bird bu yorumu Wagner Kanunu'na mahsus bir özellik olarak kabul etmişlerdir. İkinci olarak, Höök, Emi, Ververka, Andic ve Ververka ve Pryor diğerlerinin arasında, Peacock ve Wiseman'ın düzenlemesini biraz değiştirerek uyarlamışlar ve GSMH yerine ulusal gelir(Y)' e bağlı olarak kamu harcamalarının esnekliğini ölçmeyi önermişlerdir. Bu durumda Wagner Kanununun geçerli olabilmesi için EG.Y birden büyük olmalıdır.

Üçüncü olarak Wagner kanunu ile ilgili değişik açıklamalardan biri Goffman tarafından yapılmıştır. Goffman'a göre;

"Ekonomik kalkınma ve gelişme deneyimleri içinde olan bir ülkede, kamu kesiminin faaliyetlerinde bir artış görülmek zorundadır ve kamu harcamaları yapılırken bu artış oranı kişi başına üretimde meydana gelen artış oranından büyük olacaktır".

Goffman esneklik ölçümünde kişi başına üretimi (GSMH/KBÜ) kullanmıştır. Bu durumda Wagner Kanununun geçerli olabilmesi için EG.(GSMH/KBÜ) > 1 olmalıdır. Dördüncüsü, doğal genişlemeden bahseden Michas'tır. Michas'a göre esneklik kişi başına üretime bağlı olarak kişi başına kamu harcamaları miktarıdır. Yani E(G/KBÜ) X (GSMH/KBÜ). Son olarak Musgrave, Pryor, Wagner ve Weber, Wagner kanunundaki doğru elastikiyeti ispat etmişlerdir. Kamu harcamalarının esnekliği kişi başına üretime bağlı olarak üretimle ilişkilidir. E(G/KBÜ) X (GSMH/KBÜ).

 

 

 

 

 

 

Tablo 1

Wagner Kanunu İle İlgili 15 Adet Çalışmanın Özeti

Çalışmayı Yapanlar

Tahmini Elastikiyet ve Veri Tabanı

Harcama Elastikiyeti ile İlgili Bulgular

Martin ve Lewis (1956)

EG/KBÜ) x (GSMH/KBÜ) Çeşitli Ülkeler İçin

>1 Toplam Harcamalar

Williamson (1961)

EG/KBÜ) x(GSMH/KBÜ) Çeşitli Ülkeler İçin

>1 Toplam Harcamalar

Höök (1962)

EG x Y

(1913-1958) İsveç için

>1 tüm işlevler için

> ekonomik kategoriler için

Emi (1963)

EG x Y

Japonya 1880-1960

Japonya 1900-1960

 

>1 ekonomik kategoriye göre

<1 fonksiyonel olarak

Veverka (1963)

EG x Y

U. Kingdom, 1790-1830

U.Kingdom, 1850-1890

U. Kingdom, 1910-1961

 

<1 toplam harcamalar

<1 toplam harcamalar

>1 toplam harcamalar

Andic veVeverka (1964)

EG x Y

Almanya, 1913-1958

>1 fonksiyonel olarak

>1 ekonomik kategorilere göre

Thorn (1967)

EG/KBÜ) x(GSMH/KBÜ)

Farklı ülkeler

>1 kamu harcamaları

Goffman ve Mahar (1968)

EG x GSMH

6 Karayip Ülkesi

1940-1965

 

>1 toplam harcamalar

Gupta (1968)

EG/KBÜ) x(GSMH/KBÜ)

Farklı Ülkeler

 

>1 toplam harcamalar

Pryor (1968)

EG/KBÜ) x(GSMH/KBÜ)

Farklı Ülkeler

 

<1 toplam harcamalar

Lall (1969)

EG/KBÜ) x(GSMH/KBÜ)

46 gelişmekte olan ülke

 

<1 toplam harcamalar

Musgrave (1969)

EG/KBÜ) x(GSMH/KBÜ)

40 ülke

 

<1 toplam harcamalar

Henning ve Tussing (1974)

EG/KBÜ) x(GSMH/KBÜ)

ABD 1900-1971

 

>1 toplam harcamalar

Wagner ve Weber (1977)

EG/KBÜ) x(GSMH/KBÜ)

34 Ülke 1950-1972

<1 toplam harcamalar

Pluta (1979)

EG/KBÜ) x(GSMH/KBÜ)

Tayvan, 1952-1975

<1 ekonomik kategoriye göre

Tablo' da kronolojik sırasıyla Wagner Kanunu hakkında yapılan 15 ampirik çalışmanın özeti bulunmaktadır. Bu çalışmalar ve bulguları literatürde bu hipotezin ampirik çalışmalarını temsil etmektedir. Konuyla ilgili açıklamaların ve tahmini esnekliklerin açıkça yer aldığı ikinci sütunda belirtildiği gibi çok geniş kapsamlı test çalışmaları yapılmıştır. Bölgeler arası incelemelerde belli bir zaman serisine bağlı olarak seçilen ülkelerde testler yapıldığı kadar belli bir noktada ülkeler boyunca müşahede edilen konulardan da yararlanılmıştır. Kamu harcamalarının hesaplanması devletin işlevine göre, örneğin; savunma, sosyal hizmetler ve yönetim gibi, ekonomik sınıflandırmalara göre veya mal ve hizmetleri satın alıp yardım etme yerine transfer harcamalarında bulunma şeklinde dağıtılmıştır. Çok geniş ve farklılaşan zaman dilimleri kullanılmıştır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, Wagner Kanunu ile ilgili önemli bir araştırma devletin federal olmayan düzeylerinde yapılmıştır, ancak bu çalışma bizim konumuzun dışındadır.Hepsinden ötesi sonuçlar genelleştirilememektedir. Tablodaki 20 adet elastikiyetten sadece 12'i birden büyüktür. Bu da göstermektedir ki, Wagner Kanununun geçerliliği % 60 oranında ampirik olarak test edilmiştir. Wagner ve Weber, Wagner Kanunu ile ilgili olarak, zaman serilerini de kullanarak 1950-1972 döneminde 34 ülkede şimdiye kadar yapılan en kapsamlı çalışmayı gerçekleştirmişlerdir. Örnek olarak seçilen ülkelerde harcama elastikiyeti % 47 oranında 1'in altında çıkmıştır. Bunun üzerine % 53'lük bir oranın Wagner Kanunu'nu sağlamaması bu konunun bir kanun olarak kabul edilemeyeceği sonucuna varmalarına neden olmuştur. Tablo'da görülen sonuçlar Wagner ve Weber'in takdirini teyit etmektedir. Bird sonuçları şu şekilde özetlemiştir:

" ....... Wagner'in "Kanunu" gibi herhangi bir tarihsel aşamaya dayanan bir teori sistematik bir şekilde ve kaçınılmaz olarak, ilgi çeken faktörlerin tercihini olumsuz etkileyecek ve tarihi süreçteki kendi rolü üzerine çeşitli faraziyeler yapılacaktır. Esas olarak, bu "kanun" gerçekte bir teori bile değildir, ancak zaman içinde bir tür felsefi yaklaşım olabilir".

Ampirik çalışmaların sonuçları Wagner Kanunu'nu çok güçlü bir şekilde destekliyor bile olsa, ampirik çalışmaların tekniklerine ve tahminlerine yöneltilen önemli eleştiriler yüzünden ciddi şüpheler hala bulunmaktadır. Hadjimatheou bütün çalışmaların çürüdüğünü göstermiştir. Çünkü tahmin sürecinde, başlıca istatistiki tahminler kanuna aykırı çıkmıştır. G ve Y arasındaki fonsiyonel ilişkiyi tanımlamak ve EG.Y elastikiyetini tahmin etmek için regresyon analizlerinden faydalanılmıştır. Bu ilişkiyi ortaya koymak için kullanılan tahmini parametreler istenen esnekliği vermiştir. Regresyon analizlerinin uygulanmasında neden ve sonuç ilişkisi doğrudan tek yönlü olarak varsayılmıştır. Daha spesifik bir şekilde Y'deki değişiklikler G'de de değişikliğe yol açar ancak aksi doğru değildir. Wagner Kanunu'nda ampirik çalışmalar yapılırken kamu harcamaları da gelirin bir parçası olarak ele alınmıştır. Bu nedenle neden sonuç ilişkisi doğruları iki yönlüdür. Çünkü tanım itibariyle G'deki değişiklikler de Y'de değişikliğe neden olur. Çift taraflı nedenselliklerin mevcut olması halinde regresyon yöntemleri kullanılmamaktadır. G ve Y arasındaki fonksiyonel ilişkiyi tahmin etmek için eş zamanlı denklem teknikleri kullanılmalıdır. Çift taraflı nedenselliklerin mevcut olduğu bir durumda regresyon yöntemlerinin kullanılması halinde, tahmini parametrelerde " eş zamanlı denklem temayülü" ortaya çıkacağı bilindiğinden, tahmini esneklik ya çok yüksek ya da çok düşük olma eğiliminde olacaktır. Hadjimatheau, Wagner Kanununun test edilmesi durumunda, gelire bağlı olarak harcama esnekliğinin, regresyon yöntemlerinin kullanılması halinde sistematik bir şekilde tahminlerden farklı olacağını ispat etmiştir. Bu nedenle bir esneklik birden büyük çıktığı zaman Wagner Kanunu'nu teyit ediyor gibi görünse de aslında bu sonuç istatistiki bir hatadan kaynaklanmış olabilir ve gerçek esneklik belki birden küçüktür.

Bird, Wagner Kanunda, belli bir dönemde A ülkesinde ortalama kişi başına gelir düzeyi B ülkesinden daha fazla olduğu için A ülkesi B ülkesine oranla daha fazla kamu harcaması yapmış olmalıdır şeklinde Wagner'in Kanunu' ile ilgili tüm konulararası çalışmaları eleştirmiş ve şu iddiada bulunmuştur.

" Wagner Kanunu'nda belki bir dönemde A ülkesinde ortalama kişi başına gelir düzeyi B ülkesinden daha fazla olduğu için A ülkesi B ülkesine oranla daha fazla kamu harcaması yapmış olmalıdır şeklinde Wagner'in Kanunu'nun akla uygun herhangi bir formasyonu yoktur. Kanunda gayet basit bir şekilde bir ülkede kişi başına düşen gelirdeki artış kadar harcama oranının artacağı ve zaman içinde artan bir oranın belli bir andaki yüksek bir orandan oldukça farklı olacağı iddia edilmektedir".

Konuyu toplarsak, kanunu savunanların aleyhine olan istatistiki teknik sonuçlara rağmen Wagner Kanunu'nun ampirik açıklamaları pek ikna edici değildir. Wagner'in ortaya koyduklarını bir kanun olarak kabul edenlere karşı Wagner ve Weber'in işaret etmiş olduğu mükemmel bir izlenimi belirtmek gerekir " Öyle görünüyor ki devletin büyümesine yönelik çalışmalar yapmayı bir kenara bırakıp onun yerine devletin faaliyetleri ile ilgili pozitif teoriler üretmek zamanı artık gelmiştir.

Baumol'un Dengesiz Büyüme Hipotezi

Baumol'un hipotezine göre dengesiz bir büyüme ekonomiyi karakterize etmektedir. Ona göre ekonomik faaliyetler iki grupta toplanabilir. Teknolojik gelişim faaliyetleri ki bunlara örnek olarak çeşitli icatlar, sermaye birikimi ve kişi-saat başına üretimi artırmaya yönelik faaliyetler verilebilir. Diğerleri ise, ara sıra verim artışına yol açan faaliyetlerdir. Dahası, Baumol devlet hizmetlerinin daha çok emek-yoğun faaliyetlerden oluştuğunu öne sürmüş ve bu nedenle, devletin maliyet düşürücü teknolojileri benim-semesinin imkansız olduğunu iddia etmiştir. Kamu kesiminin girdilerine bağlı olması nedeniyle kamu kesiminde üretim verimliliği özel kesime oranla daha düşük olacaktır. Sonuç olarak kamu hizmetlerinin birim maliyeti özel kesimdeki birim maliyetlere oranla artacaktır. Bu durumda, birim maliyetlerin artması devlet bütçesini ve buna bağlı olarak kamu kesimi harcamalarını arttıracaktır.

Baumol'a göre, verimsiz alanlardaki üretimi azaltmak ve nihayet tamamen ortadan kaldırmak yönünde bir eğilim mevcuttur. Ancak Lynch ve Redman, Keren ve Spann Baumol'un artan maliyet analizlerindeki gerçek gelir artışının kamu kesimi üretiminde hatalı sonuçlara neden olabileceğini göstermiştir. Eğer özel kesimdeki verimlilik artışı ve düşük birim maliyetler düşük fiyatlar şekline dönüşüyorsa kişi başına gerçek tüketici gelir artacaktır. Bu nedenle, hem ikame hem de gelir etkisi oluşacaktır ve tüketicilerin arzuladığı kamusal üretimdeki ve kamu harcamalarındaki değişim halk tarafından talep edilen kamu hizmetlerinin gelir ve fiyat esneklikleriyle tanımlanacaktır.

Kişi başına gelir artışı kadar, federal devlet hizmetlerini de kapsayacak şekilde tüm mallara olan tüketici talebi miktarı da artar. Eğer devlet tarafından üretilen mal ve hizmetlere olan kamu talebinin fiyat esnekliği inelastik ancak gelir esnekliği elastik ise ve yine federal devlet tarafından üretilen kamu mal ve hizmetlerinin fiyat elastikiyeti gelir elastikiyetinden küçükse devletin hacmi büyüyecektir.

Baumol'un kamu kesiminin aşırı derecede emek-yoğun çalıştığı şeklindeki ifadesine cevaben, Spann ve Orzechowski devletin sermaye-yoğun bir şekil aldığını öne sürmüşlerdir. Spann hem devletin hem de yerel yönetimlerin hizmetlerini incelemiş ve şu sonuca varmıştır: Yerel yönetimlerin 8 tür hizmetinde işgücünün payı % 21 ile % 79 arasında değişmekte ve yaklaşık olarak % 60 oranında pay almaktadır. Amerikan ekonomisinin tamamında emek geliri GSMH'dan % 70 oranında pay almaktadır. Buna bağlı olarak federal olmayan kesimlerde işgücünün payı özel kesimlerdekinden büyük değildir.

Orzechowski, doğrudan federal devletteki işgücü yoğunluğunu hesaplamıştır. Tabloda Orzechowski'nin ayrı ayrı tüm sanayideki, hizmetler kesimindeki ve federal kesimdeki kişi başına düşen sermaye miktarı tahminleri yer almaktadır. Gayet açıktır ki, Baumol'un iddia ettiği gibi mal ve hizmet üretiminde kamu kesiminin, esas itibariyle, işgücü yoğun olarak işlediğini kanıtlayacak hiçbir sebep yoktur. Aslında, federal devlet ekonomi içinde yer alan en büyük sermaye yoğun kuruluşlardan biridir. Orzechowski daha sonra şu sonuca varmıştır;

........... Devlet hizmetlerinin maliyetindeki hızlı artışa yapılabilecek bir açıklama, kamu kesimindeki düşük verimlilik olabilir. Federal kesimde üretimin yavaş artması işgücü yoğunluğuna bağlanamaz. Federal devlet gerçekten de hayli sermaye yoğun bir işleyişe sahiptir. Federal devlet ne kadar çok artan maliyetlerle karakterize edilirse edilsin, bu olgu kamu kurumları ile özel kesim kuruluşları arasındaki davranış farklılıklarına veya benzer diğer etkenlere bağlıdır ancak hiçbir şekilde işgücü yoğunluğuna bağlı değildir.

Tablo 2.

Kişibaşına Kamu Kesiminde İstihdamın Sermaye Değeri

Sektör

1929

1960

1963

1966

Bütün Sanayiler

$6.140

$12.030

--

--

Hizmetler Alt Sektörleri

2.180

4.380

--

--

Federal Hükümet

--

--

$50.232

$50.213

Federal Hükümet(Savunma Dışında)

--

--

28.252

30.018

Kaynak: William Orzechowski, "Labor Intensity, Productivity, and the Growth of Federal Sector," Public Choice (Fall, 1974), pp.124-125.

Spann ve Orzechowski'nin görüşlerinin geçerliliği hakkında bazı sorular ortaya atılmıştır, kamu kesiminin özel kesimle ilişkili olarak sermaye yoğun çalıştığına dair herhangi bir soru yoktur. De Alessi, faydalarını maksimize etmek isteyen kamu işçilerinin üretimde neden emek-yoğun yöntemlerden çok sermaye-yoğun yöntemleri tercih ettiklerini açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca, Peacock ve Wiseman Baumol'un dengesiz büyüme teorisinin kaynağının hiçbir durumda işgücü yoğunluğuna bağlı olamayacağı şeklinde bir karara varmışlardır.

Baumol ve diğerlerinin söylediği şekilde verimlilik özel kesime nazaran kamu kesiminde daha düşük olarak kabul edilirse ki biz buna inanmak mecburiyetinde değiliz, dengesiz büyümenin nedeni özel kesimle mukayeseli olarak kamu kesimindeki fazla işgücü yoğunluğu olacaktır. Elimizde teknik engellerin kamu kesimindeki yenilikleri özel kesimden daha çok önlediğine dair bir öneride bulunabilmemize yarayacak hiçbir delil yoktur. Biz kurumsal engellemelerden daha çok şüpheleniyoruz. Bürokrasi konusunda çalışmalar yapan ekonomi teorisi oldukça yüzeysel bazı sonuçları desteklemektedir. Baumol'un dengesiz büyüme hipotezi sadece ampirik bulgular tarafından değil aynı zamanda modeli yorumlayanların tereddütleri ve yapılan teorik tartışmalar tarafından da boşa çıkarılmıştır.

Sıçrama, Kastonyola Etkisi ve Yapısal Değişiklik

Peacock ve Wiseman, devletin büyümesi konusunda "Sıçrama Teorisi"nin en çok tanınan savunucularıdır. "İngiltere'de Kamu Harca-malarının Artışı" adlı eserde, Peacock ve Wiseman 1890-1955 arası dönemde İngiltere'de kamu harcamalarının gelişimini incelemişlerdir. Zaman içinde kamu harcamaları düzeyindeki değişmelerin araştırılmasıyla birlikte, yerel hükümetlerde eyalet ve merkezi hükümetin yetkilerindeki karmaşıklığın büyümesiyle de ilgilenmişlerdir. Merkezi hükümetin karmaşık yetkileri ve kamu harcamaları düzgün bir şekilde artabilen vergi gelirleriyle sınırlandırılmıştır ve Büyük Buhran örneğinde olduğu gibi savaş veya dramatik sosyal dengesizliklerin yol açtığı kriz dönemlerinde vatandaşların üzerindeki vergi yükü tahammül sınırlarını aşmıştır.

Kriz döneminde insanlar müsamaha edilemeyecek vergi gelirleri arttırma yöntemlerine dahi tahammül edecektir ve bu dayanma gücü insanın kendi kendisini taciz etmesi halini alacaktır. Sonuç olarak devletin gelir ve harcama istatistikleri bir sosyal huzursuzluk döneminin ardından sıçrama halini ifade edecektir. Huzursuzluk bitince harcamalar belki düşecektir ancak bu düşüş eski düzeye dönmeye yetmeyecektir. Devlet öncelikli olarak yapmak zorunda olduğu şeyleri yerine getirmeye başlayacaktır. Ancak şimdiye kadar kendini politik bir organ olarak gördüğü için gelirlerini arttıramayacaktır. Aynı süreçte, sosyal huzursuzluklar devlete yeni ve sürekli bir takım yükümlülükler yükleyecektir. Sosyal huzursuzlukların bir yan etkisi olarak( örneğin savaş tazminatlarının devlet tarafından karşılanması gibi) ve bu huzursuzlukların devlete bir takım yükümlülükler yüklemesinin bir sonucu olarak bazı işlevlerin başkalarına yüklenmemesi dolayısıyla devlet tarafından üstlenilmesi gerekir. Örneğin savaş zamanlarında devlet özel kesim tarafından gerçekleştirilen bazı faaliyetleri de üzerine alır.

Devletin büyümesiyle ilgili olarak buna benzer bir tanım Abramovitz ve Eliasberg tarafından 1890 ile 1950 yılları arasında İngiltere'de devletin büyümesini inceleyen bir çalışmada yer almıştır. Ancak bu çalışmada ele alınan ölçü harcamalar değil istihdamdır. Onların iddialarına göre 19. yüzyılın başlarında İngiltere'de, politik ve ideolojik faktörler devletin büyümesini önlemiştir. Gerçekçi bir şekilde söylemek gerekirse, faydacı ekonomi teorisinin göze batar bir şekilde bireyci gidişatı, itibarının en yüksek olduğu devirlerde, devlet faaliyetleri üzerinde güçlü bir denetim kurmuştur. 19.yüzyılın sonlarına doğru, oy verme hakkı işçi sınıflarına doğru genişleme göstermiş ve devletin görevlerinin kabul gören anlamı daha da genişlemiştir. Özellikle devlet savaş ve dış rekabet gibi diğer olaylarda önemli roller üstlenmiştir.

Savaş esnasında daha iyi savaşabilmek için devlet tarafından daha yaygın bir müdahale gerekir. Savaştan kaynaklanan ekonomik sorunlar barış zamanında sürekli devlet faaliyetleri ile giderilmeye çalışılır. Düzenleyici kurumlar, devletin savaşla ilgili olmayan faaliyetlerinin gerçekleştirilmesini kolaylaştıracak bürokratik araçlar anayasa haline gelmiştir.

Nitekim Abramovitz ve Eliasberg gibi Peacock ve Wiseman da devletin büyümesinin asıl kaynağını genel olarak sosyal kalkınma ve özel olarak savaşlar şeklinde tanımlamışlardır. Ne kamu harcamaları ne de istihdam kriz öncesi dönemdeki düzeyine inse bile, savaş sonrası dönemde büyüme oranında bir azalma görülmesine rağmen sıçrama etkisi "kastanyola" mekanizması gibi görülebilecektir.

Devletin büyümesiyle ilgili sıçrama teorisi hakkında çeşitli eleştiriler mevcuttur. Örneğin, Meltzer ve Richard'a göre devlet savaş zamanlarında büyümesine rağmen bunun tersi doğru değildir. Yani devlet normal zamanlarda da büyümesine devam etmektedir.

Son zamanlardaki güncel bir ifadeyle soğuk savaş ve askeri tehditler de devletin büyüme nedenlerinden biridir. Bu konu The Imperial Presidency'den Arthur Schlesinger Jr tarafından ortaya konmuştur. Ancak bu görüş iki yüzyıla yayılan bir büyümeyle ölçülemez veya askeri harcamaları az olan bir çok Batı Avrupa ülkesinde artan devlet büyüklüğü, gücü ve etkisiyle açıklanamaz. Devletin savaş zamanlarında büyüdüğü doğrudur, ancak devletin büyümesi için ille de bir savaş gerekmez.

Dahası, Schlesinger'ın açıklamaları koruyucu güçten yoksundur. Devlet Vietnam savaşının ardından da büyümeye devam etmiştir. Son zamanlarda yeni bir süper kurum olarak enerji fiyatlarının denetimi konusu ortaya çıkmıştır. Eğitim ve tüketicinin korunması gibi yeni kurumlar ve eski kurumların yeniden güçlendirilmesi mevcut düzensizliklerden daha kolay gibi görünmektedir.

Meltzer ve Richard sıçrama hipotezini, birlikte, en geniş anlamıyla reddederlerken, Davies kabul etmektedir ki, İngiltere'nin Peacock-Wiseman hipotezini desteklediğine hiç şüphe yoktur. Ancak Davies merkezi hükümetin, yerel ve eyalet hükümetlerine ilişkin gücünün oluşumuyla öncelikli olarak ilgilenmiş, Peacock ve Wiseman'ın eriştiği sonuçların farklı sosyo-ekonomik karakterlere sahip diğer oluşlar için genelleştiremeyeceği kanaatine varmıştır.

Davis'e göre küçük coğrafyalı ve homojen nüfuslu bir ülkede bu doğru olsa da, geniş ve federatif bir ülkede kamu kesimini idare etmek oldukça güçtür. Peacock ve Wiseman'ın artan karmaşıklığı denetim altına alma hususundaki faktörleri doğru olsa bile, aynı zamanda seçmenlere hizmet etmek için devletin ölçü ve düzeyinin belirlenmesinde karar alma sürecine karışan başlıca faktörler de vardır. Bu faktörler Peacock ve Wiseman'ın işaret ettiğinin aksine bir yöne doğru da işleyebilir..... Davies, Peacock ve Wiseman'ın genelleştirilebilir-uygulanabilir tezlerinin aksini ispat etmek için İsviçre, Almanya, Kanada, ABD ve Avustralya'ya ilişkin bilgiler sunmuştur. Davies'in iddia ettiğine göre merkezi hükümete bir yetki devri savaş zamanında yapılabilir, savaş bir kez sona erince bu yetki çabucak eski haline geri döner.

Davies'in bulgularına tam zıt bir şekilde, Joseph Pluta Taiwan'da kamu kesimini incelemiş ve Peacock ve Wiseman'ın sıçrama etkisiyle ilgili bir sonuç elde edememiş ancak konsantrasyon etkisiyle ilgili ampirik destekler sağlamıştır. Pluta sıçrama teorisini "sürekli kötülenen bir teori" olarak kabul etmesine rağmen bu teori hakkında " nisbeten daha kısa bir dönem olan 1952-1975 devresinin tetkikinde ne bu yıllar arasında bir savaş ne de depresyon mevcut değilken, kastanyola harcamalarının küçük de olsa bir ispatı mevcuttur". şeklinde yorum yapması, yalanladığı bu tezi kendine mal etrmek isteyip istemediği hakkında merak uyandırmıştır. Elbette, sosyal huzursuzluklar ortaya çıkmadığı sürece bu huzursuzlukların devletin büyümesinde başlıca rolü üstlendiğini inkar etmek kolaydır. Temel olarak Pluta'nın Peacock ve Wiseman hakkındaki görüşleri Meltzer ve Richard'ınkilere benzer şekildedir. Meltzer ve Richard'a göre devlet sosyal büyüme olmasa da büyüyecektir.

Harold Demsetz devletin büyümesine yönelik tartışmaları belli başlı bazı nedenlerden ötürü tatmin edici bulmamaktadır. Mesela sıçrama hipotezini geçerli kabul etmemektedir. Gerekçe olarak aşırı derecede mekanik olduğunu ve cevaplanmamış önemli soruların mevcut olduğunu ileri sürmektedir.

Bazı durumlarda devletin büyümesiyle ilgili açıklamalar kastanyola etkisine dayandırıldıkları zaman aşırı derecede mekaniktirler. Bu açıklamalarda devlet savaş veya gerileme ile başa çıkmak için büyümekte ancak hiç bir zaman ilk baştaki büyüklüğüne geri dönememektedir. "Bir kez yolsuzluklar başladı mı artık onların önüne geçilemez" iddiasının dışında, devletin büyümesini savunan seçmenlerin niçin devletin küçülmesini sağlayamadıkları hakkında çok az açıklama mevcuttur.

Demsetz'in yukarıdaki açıklamaları önemli bir sonuçtan kaynaklan-maktadır. Devletin büyümesini kolaylaştırıcı veya büyümeye fırsat veren etkenler ile devletin kendi kendine büyümesine yol açan sebepler arasındaki farkı iyi bilmek gerekir. Sosyal huzursuzluk teorisi seçmenlerin kamu harcamalarının daha da artmasına yol açan ilave vergilemelere karşı neden az tepki gösterdiklerini açıklamış olmasına rağmen, devletin büyümesinin temelinde yatan sebepleri açıklamamıştır.

Bu ve diğer teorileri bertaraf etmek için Demsetz ekonomik faaliyetlerde uzmanlaşmaya dayanan alternatif önerilerde bulunmuştur. Ekonomik faaliyetlerde uzmanlaşma servetin yeniden dağılımı hususunda baştakiler için politik bir faaliyet aracı olacaktır. Devletin tarih boyunca büyümesindeki başlıca neden, sanayi devriminden beri artmakta olan uzmanlaşmış üretim ile ilgili ekonomik faaliyetlerin yaygınlaşması ve çeşitlenmesidir. Bu husus devletin servet dağılımını etkilemesi ilgili örnekleri arttırmıştır.

Şüphesiz artan ekonomik uzmanlaşma sanayi devriminin başından bu yana geçen yaklaşık iki yüzyıla yayılmıştır. Bu nedenle Demsetz'in teorisi büyümeyle ilgili uzun dönemli bir teoridir. Son yıllarda devletin büyüklüğü hızlanmış olmasına rağmen uzmanlaşma o kadar hızla ilerleyememiştir. Bu belirgin tutarsızlığı çözümleyebilmek için Demsetz devletin nispi büyüklüğü ile mutlak büyüklüğü arasındaki farkı ortaya koymuştur. Devletin mutlak büyüklüğü uzmanlık arttıkça artmaktadır, ancak "nispi büyüklük toplam çıktılara ve devlet faaliyetlerindeki artan uzmanlaşmanın mukayeseli etkilerine bağlıdır. Bu oldukça belirsiz bir kavramdır.

Son incelemelerinde Demsetz'in iddiasına göre devletin nispi büyüklüğünü hareket ettiren güç, oldukça düşük maliyetli bir iletişim yöntemi olan radyo ve televizyonların gelişmesi ile gerçekten etkili bir hale gelen "politik yatırımcılar" dır. Politik yatırımcılar oy elde ederler ve büyük bir olasılıkla azınlıkları ve fakir kişileri belli çıkar grupları haline getirmek için basını kullanarak kendi çıkarlarını arttırabilirler. Bu çıkar gruplarına servet transferi sağlayan hükümet politikaları karşılığında politikacılar politik destek alırlar.

Bu açıdan Demsetz'in teorisi Peacock ve Wiseman'ın kinden farklı değildir. Ekonomideki yapısal değişiklik devletin büyümesinde harekete geçirici bir güçtür. Demsetz'in iddiasına göre ekonomik faaliyetlerdeki uzmanlaşmanın sebep olduğu yapısal değişiklik devletin büyümesinin sadece bir kısmıdır. Çünkü geçmişe oranla günümüzde artık daha sık olarak yeni uzmanlaşmış sanayi mevcut sanayinin yerini almakta, hesap makinelerinin yerini bilgisayarlar, camın yerini plastik almaktadır. Demsetz, ekonomik uzmanlaşmadaki makul bir artıştan çok 1950'den itibaren devletin büyümesinin oldukça hızlı bir şekilde gerçekleştiği konusuna inanmıştır. Son zamanlardaki kısa dönemli büyümelere geçerli bir açıklama olarak politik yatırımcı kavramını ortaya atmış ve yapısal değişiklik hipotezini reddetmiştir.

Devletin büyümesi konusunda yapılan yapısal değişim açıklamaları, savaş gibi huzursuzluklarla birlikte başlıca kalkınma hereketlerinin görüldüğü devletlerin ölçüsünün büyümesini gerektirir. III. Kısım'da görüldüğü gibi eğer gelişmenin niteleyici durumu hesaba katılırsa 1959-1978 arası dönemde devletin büyüklüğünde sürekli bir artış sözkonusudur. Devlet, savaş ve diğer sosyal huzursuzluk durumlarında da büyümesini sürdürür, ancak asıl gerçek olan bu dramatik büyümenin nisbeten normal durumlarda da devam ettiğidir. Sıçrama kastanyola hipotezi geçerli bir açıklama olarak düşünülemez. Demsetz, birazdan bizim de ele alacağımız bir konu olarak, devletin büyümesi sürecinde politikacıların rolünü inceleyen bir çok kişiden biridir.

 

Politikacılar ve Devletin Büyümesi

Baştan beri "konseyleri geçici düzensiz ilişkilerle yönetilen sinsi ve kurnaz bir yaratık olan" politikacılar ekonomistlerin sağduyusunu etkilemiştir. Adam Smith'in politikacı tasvirine göre, o memurların adlarının gerektiğinden çok (veya daha az) şeyler ifade ettiğini farzetmiştir. Son zamanlarda Buchanan, Tullock ve Downs fayda maksimizasyonu yaklaşımını resmileştirmede başarılı olmuşlardı. O zamandan beri politik karar alma ekonomisi literatürü hızlı bir şekilde genişlemiştir. Silberman ve Durden' e göre;

Bu literatürde oldukça köktenci bir varsayım olarak politik insan ekonomik insan gibi faydasını maksimize etme peşindedir. Yani, politikacı toplam (marjinal) maliyet ve karların değişimine önceden haber verilebilir şekilde yaklaşır. O, piyasa sisteminde üretilen malların tüketiminde olduğu kadar politik süreç tarafından tahsis edilen malların tüketiminde de maliyet beklentisi ile kar beklentisini dengeler.

Diğer bir deyişle seçimle gelen bir temsilci politik yatırımcıdır ve onun davranışları bir özel kesim girişimcisi gibi fırsat kollamaktadır. Oy çokluğu ilkesi ile birlikte politikacılar seçimde oylarını arttırma çabası içinde olan kişilerdir. Bu nedenle politikacılar açısından oy maksimizasyonu ile fayda maksimizasyonu birbirleriyle oldukça ilişkilidir.

Politikacılar tekrar seçim yaklaşınca güçlü bir rekabet içine girerler. Çünkü oy peşinde koşanlar kamu mal ve hizmetlerini kullanıp seçmeni etkileyerek kendi çıkarlarını korumaya çalışırlar. Eğer seçilmiş bir temsilci kendi koltuğunda bir dahaki seçime kadar rekabetten uzak kalırsa politik faaliyetler periyodik olabilecektir. Nordhauss'un iddiasına göre " politikacının ilk iktidara geldiği dönemde parasızlıktan dolayı masraftan kaçınılırken, seçimler yaklaştıkça hediye yağmuru başlar". Oy çokluğunu arttırabilmek amacıyla kamu güveninin çok yüksek olduğu zamanlarda politikacılar ideolojik politika peşine düşerler; aksi takdirde seçmenlere hoş gelen bir politika elde etmeye çalışmalıdırlar. Genellikle de buradan genişletici maliye politikasına geçilir ve seçimler yaklaştıkça en güçlü ekonomik-politik faaliyetler popularitenin arttırılmasını sağlamak için kullanılmış olmalıdır. Frey'in öne sürdüğüne göre " ampirik tahminlerin sonuçları göstermektedir ki, diğer bütün göstergeler dengede iken, tekrar seçileceklerinden emin olmayan İngiliz ve Amerikan hükümetleri seçimlerden önce genişlemeye yönelik bir politika izlemişlerdir. Seçimlere ne kadar az süre kalırsa özel ailelere yapılan mal ve hizmet transferleri için ödenen değerler gittikçe yükselmektedir". Amander ve Boyes'a göre ise, Birleşik Devletler Senatosu'nda yapılan ampirik bir çalışmanın sonuçlarına bakıldığında " Politika hevesi bir döngüyü takip etmektedir, seçim ne kadar yakınsa politikacı kendi politikasına o kadar heves duyar". Benzer şekilde Mac Rae'de politik iş hayatı döngüsünü açıkça ortaya koymuştur. Ancak bu sonuçlar Eisenhower veya Nixon yönetimlerinde değil de Kennedy ve Johnson dönemlerinde belirgindir.

Yukarıda bahsedilen çalışmalara rağmen, politik iş hayatı döngüsünün varlığı hala tartışılmaktadır. Mc Callum bazı ampirik testler yapmış ve şu sonuca varmıştır; "Bulunan sonuçlar Mac Rae'nin teorisine ilişkin Nordhaus' un ortaya attığı politik iş hayatı döngüsü teorisine karşı çıkmaktadır". Sargent ve Wallace' in modellerinde ise, politikacılar açısından cazip olsa bile bu tür bir devlet ekonomik bir ilerleme kaydedemez. Amacher, Boyes, Deaton ve Tollison tarafından politik iş hayatı döngüsü ile ilgili literatürün teorik ve ampirik incelemeleri ortaya koymuştur ki, yargılamadan önce makul bir çalışma yapmak bu döngü olsun olmasın devamlı olabilecektir.

Buchanan'a göre ise, kamu harcamalarının artışı politikacılar açısından kazanılmış bir haktır. Çünkü maaş artışları doğrudan bütçe büyüklüğü ile ilişkilidir. " 6 milyar dolarlık bir bütçeye göre 10 milyar dolarlık bir bütçe de maaş artışlarını haklı çıkarmak daha kolaydır. Yine aynı şekilde iki yılda bir iki aylığına toplanan toplu iş pazarlıklarındansa bir yıl içinde 6 aylığına toplanan bir toplu iş pazarlığında ücretleri arttırmak daha kolaydır". Buchanan ve Wagner'e göre kamu kesimi aracılığıyla politikacıların harcamalarını arttırmasının en iyi yolu enflasyon finansmanı ve açık bütçelerdir. 1930 bunalımıyla birlikte Keynezyen ekonominin en geniş anlamda kabul gören yönü ve II. Dünya Savaşı boyunca görülen açık bütçeler pek az tepkiyle karşılanmıştır. Toplam vergi yükü toplam kamu harcamalarına eşit olmasına rağmen, Buchanan ve Wagner'e göre vergi ödeyenler mali yanılmaya tahammül ederler. Borçlanma ve enflasyon yoluyla finanse edilen harcamaların bu yönü vergi ödeyenler tarafından idrak edilememektedir. Buchanan ve Wagner'e göre;

"Borçlanma yoluyla finansman kamusal mal ve hizmetlerin fiyatını düşürür. Bunun karşılığında bu tip mal ve hizmetlere karşı vergi ödeyenlerin talebi artar. Tercih edilen bütçe dereceleri yüksek olur ve bu tercihler politikacılar tarafından politik sonuçlar olarak yorumlanır".

Politikacılar büyüme sürecinin önemli bir bölümüdür.

Mali yanılma fenomeninin geçerliliği hakkında bir çok soru mevcuttur. Deacon'a göre; vergi bilinciyle ilgili inceleme çalışmaları veya tahmini vergi yüküne yönelik kişisel yeterliliklerde çeşitli yanılgılar olmuştur. (Özellikle dolaysız vergilerde), ancak değerinin altında veya üzerinde herhangi bir sistematik davranışa ulaşmak mümkün olmamıştır.

Büyüme sürecinde başlangıç hareketi olarak politikacıları ele alan büyüme teorisi iki temel varsayıma dayanır. Birincisi, politikacının kendi çıkarı,parasal (maaş ve resmi harcama hakları) ve parasal olmayan (güç ve prestij) kazançların bulunduğu makama seçilmesiyle birlikte artacaktır. İkinci ve en önemli olanı ise, politikacılar büyük bir kamu kesimini savundukları zaman yeniden seçilme olasılığının yüksek olacağı varsayımıdır. Seçmenler (veya seçmen grupları) daha yüksek istihdam ve daha yüksek harcama düzeylerine taraftardırlar ve bu daha yoğun devlet programlarını savunan adaylar için çekici olmaktadır. Aslında "politikacı teorisi tamamen farklı bir açıklama değildir. Gerçek hayattaki yönlendirici güç seçmenlerdir ve bu konu çok önemlidir.

Devletin Büyümesine Yol Açan Seçmenler

Seçmenlerin devletin büyümesinin kaynağını oluşturduğu şeklindeki iddialarda cevaplanması gereken soru " seçmenlerin niçin daha düşük vergileme ve harcama düzeyinin üzerinde ve daha fazla harcama ve daha fazla istihdam düzeyini tercih ettikleridir. Buchanan bu soruya en azından yüzeysel bir şekilde fakat açık sözlülükle cevap vermiştir. Devlet programları, vergiler çok geniş bir alana yayılmışken belli bazı gruplar doğrudan kar sağlamak amacıyla belli bir noktada yoğunlaşabilir. Burada önemle altı çizilmesi gereken husus, kişilerin oy verirken çeşitli seçeneklerin maliyetlerini ve kazançlarını göz önüne almaları gerektiğidir. Farklı maliye politikalarının fark gösteren özelliklerinin seçmenlerce idrak edilmesi tercihleri etkiler. Açıkçası kişiler devletin politikalarından nasıl etkileneceklerine dair gerçekçi bilgilere sahip değildir, ancak şunu farz edebiliriz ki, basit vergi yapılarına oranla karmaşık ve dolaysız vergi yapıları, mütemadiyen daha fazla kamu harcamalarına yol açmaktadır. Nispeten daha karmaşık ve dolaysız vergi sistemleri uygulandığında hükümet programlarının maliyeti daha düşüktür. Çünkü karmaşıklık ve vergilerin gizliliği maliyet enformasyonunu azaltmaktadır. Bu nedenle, basit bir vergide ortaya çıkacağından çok daha fazla harcama düzeyinde vatandaşlar marjinal karı marjinal maliyete eşitleyecektir.

Karların dağılımı ve kamu politikalarından kaynaklanan vergi yükü orta seçmenler tarafından sınırlanmıştır. Oylarını arttırmak isteyen politikacılar orta seçmeni doğrudan etkileyecek ve hoşlarına gidecek harcama programları tesis ederlerken bu harcama programlarının başlıca finansman yükü seçmen azınlığa yüklenir.

Bu teorilerin, uygun orta seçmen grubun belirlenmesi ile ilgilenmesi gerektiği öne sürülmüştür. İlk olarak Stigler "Direktör Kanunu"nu ortaya atmıştır. Bu kanuna göre " kamu harcamaları orta sınıfların başlıca kazançlarından oluşur ve zengin ve fakirlerin dayanma gücü olanlarının ödediği vergilerle finanse edilir". Stigler'in iddiasına göre politik güç çoğunluğun koalisyonuna tahsis edilmiştir ve geçtiğimiz yüzyılda vergi gelirlerinin kaynağı gelirle sınırlanmış değildir. Direktör Kanununu ampirik olarak destekleyen çalışmalar Tullock tarafından ve Hansen ile Weisbrod tarafından yapılmıştır. Tullock'a göre zengin ve fakir gruplardan alınan tüm kaynaklar orta sınıflara tahsis edilmektedir, fakirler de biraz tahsisat alırlar, ancak daha geniş ve cömert yardımlar orta sınıftandır. Hansen ve Weisbrod, Tullock'un California'daki yüksek eğitim ile ilgili tahsis teorisini incelemişlerdir.

Meltzer ve Richard ile a la de Tocqueville, orta seçmenin düşük gelir gruplarından oluştuğu iddiası ile Direktör Kanununa karşı çıkmışlardır. Gelirin artması tahsis artışından kaynaklanan gelirleri elde ettirdiği zaman veya oy verme hakkı orta gelirin altında bir çok kişiyi kapsayacak şekilde yaygınlaştığı zaman devlet büyür. Yazarlar bu iddiayı değerlendirmektedirler ve eğer bu iddia tamamen doğru ise fakirler toplumda çok önceden servetlerini eşitlemişlerdir. Aynı şekilde fakirler devlet politikalarına bağlı olarak bazı maliyetlerle karşı karşıyadır.

Buchanan'ın hipotezine göre kamu harcamalarının artışı orta sınıflara karşı zengin ve fakirler arasındaki fesatlığa bağlıdır. Zenginler toplam refah fonksiyonunda doğal bir artış olduğu sürece kendileri üzerine vergi koyacak çoğunluk oylarını uygun oldukları için bu fesatlık artacaktır. Değişen bir çoğunluk oylarını uygun buldukları için bu fesatlık artacaktır. Değişen bir çoğunluk hangi seçeneklerin oylanacağına bağlı olacaktır. Böyle bir sonuç demokratik oylama sürecinin keyfi olmasını gerektirmektedir. Bu oylama sonucunun ihtimali eğer önemsenecek olursa çok küçüktür.

En sonunda, son yıllarda seçmenler tarafında bir vergi isyanı politik bir gerçek haline gelmiştir. Kaliforniya'da büyük bir çoğunluk Anayasa'nın 13. maddesine karşı, en az otuz eyaletin anayasa değişikliği yapılması talebiyle bütçe denkliği hususunun anayasaya konulması için ve de tüm eyalet çerçevesinde yerel tahvil ihracının iptal edilmesi için yaptıkları talep kesinlikle göstermiştir ki, vergi ödeyenlerin büyük bir kısmı bundan tatmin olmamıştır. Eğer seçmen aktif olarak karşı çıkmaya başlarsa, devlet faaliyetlerinin artması sürecinde seçmenlerin arzularına politikacıların çok pasif bir şekilde cevap vermesi şüpheyle karşılanmaktadır.

Peltzman, genişleme sürecinin yönlendirici gücü olarak seçmenleri merkez alan teorilere çok benzer bir şekilde devletin büyümesine açıklamalar getirmiştir. Ancak kendi incelemelerinin merkezi olan çıkar gruplarını diğerlerinden ayırmıştır. Şüphesiz çıkar grupları politik süreçte seçmenler gibi taleplerini rahatça ifade ederler. Peltzman'a göre "egemen güç geniş orta sınıfın büyümesi olarak görünmektedir. Yani gelir düzeyi toplumumuzun büyük bir kısmı arasında farklılık ortaya çıkarır". Peltzman daha fazla eğitim elde etme ile çıkar gruplarının etkinliği arasında ilişki kurmuştur, çıkar grupları gelirden daha fazla bir pay alma peşindedirler. Peltzman'ın çalışmasının en ilginç sonucu, gelirin artan eşitliği ve daha fazla eğitim elde etme fırsatlarının azalmasıyla birlikte şunu öne sürmüş olmasıdır; " analizler devletin büyümesiyle ilgili baskıların neredeyse artık hükmü kalmadığını göstermektedir". Federal kamu kesiminin niteleyici bir şekilde büyümesi büyüme oranında herhangi bir azalma olmadığını göstermektedir.

Seçmenleri katalitik bir birim ve politikacıları pasif bir iştirakçi olarak kabul eden anlayışın ortaya koyduğu büyüme teorileri, kesinlikle noksan yönleri olan yaygın bir şekilde kendi kendini inkar eden ve arayış içinde olan açıklamalar olarak kabul edilmektedir.

Bürokrasi ve Devletin Büyümesi

Mises, Tullock ve Downs'ın ortaya koyduğu yenilikçi çalışmalar devlet bürokrasisiyle ilgili ilk ekonomik yaklaşımlardır. Her biri yeni ufuklar açan bu çabalar bürokratların fayda maksimizasyonuna yönelik çalışmalarını ortaya atmış ve kaynak israfı ile aşırı harcamaların bürokratik davranışlar üzerindeki yetersiz kısıtlamaların sonucu olduğunu öne sürmüştür.

Bürokratik davranışların en son ve oldukça resmileştirilmiş ekonomik modeli firma yöneticilerinin fayda maksimizasyonu teorisine dayandırıl-maktadır. Niskanen'in öne sürdüğüne göre federal devlet bürokratları bütçeyi maksimize ederek bir hizmet üretir ve faydalarını maksimize ederler. Bütçe maksimizasyonuna gidilmesinin sebebi kurum bütçesindeki artış kadar bürokratların hoşuna giden faydanın da artmasıdır, daha spesifik olarak, bir çok değişken içinde bürokratların fonksiyonu aşağıdaki gibi ortaya çıkar; maaş, maaş dışı gelirler, kamu düzenlemesi, güç hamiliği, kurumun çıktıları, bazı fırsatları kolaylaştırmak, kurumun yönetimini kolaylaştırmak. Son ikisi hariç bütün bu değişkenler, benim iddiama göre, bürokratların kendi koltuklarında uzun süre oturabilme hakları boyunca, kurumlarının toplam bütçelerinin pozitif ve monoton bir fonksiyonudur. (Son iki değişken bütçedeki artışlarla birlikte azalır.

Özel müteşebbislerin kar peşinde koştukları gibi bürokratlar kamu kurumlarının mali artıklarının peşinde koşamayacakları için bu kamu bürokrasileri bütçe karşılığında hizmet verimliliği için söz vermişlerdir. Bürokratlar sosyal optimal miktarının ötesinde bir verim düzeyinde üretimde bulunurlar.

Migue ve Balanger' in iddiasına göre, Niskanen'in varmış olduğu sonuçlar bürokratlara, kendi işleri dışında elde ettikleri gelirleri gibi ihtiyari karlar sağlamalarına dolaylı bir izin vermediği için doğru değildir. Niskanen'in iddia ettiği gibi bürokratlar verimi arttırarak bütçeyi maksimize ederlerse herhangi bir mali artık kalmayacaktır. Diğer bir deyişle, bunların dışında verimliliği artıran hiçbir maliyet unsuru bulunmayacaktır. Çünkü ilave maliyetler verimi düşürecektir. Bütçe maksimizasyonu yerine Migue ve Belanger'in iddiası bürokratların keyfi kazançlarını maksimize ettiği yolundadır. (Bütçe ve üretimin gerçek maliyeti arasındaki fark budur).

Kendi keyfi kazançlarının peşinde koşan bürokratlar kamusal talebe yetebilecek bir bütçeden daha büyük bir bütçe hazırlarlar ve hizmet üretiminin birim maliyetleri aşırı bir hale gelir, bu nedenle bürokrasinin verimliliği sönük bir hal alır.

Niskanen, Migue ve Belanger'in teorilerinde varsayıldığı şekilde yasama organı bütçeleme sürecinin pasif bir üyesidir. Miller, Benett ve Johnson'ın iddialarına göre ise bütçe otoritesi kendine özgü bir bütçe hazırlanmasına aktif olarak katılmaktadır. Bennett ve Johnson ise kurumun kendi hizmetlerinin gerçek maliyetine denk bir bütçe hazırlama girişiminde bulunabileceğini, ancak bunun için bilgi toplama maliyetinin yüksek olduğunu, bu nedenle aşırılığa kaçan bütçeler hazırladıklarını ifade etmişlerdir. Keyfi kazançların miktarı devletin ürettiği mal ve hizmetlerin yasama organı tarafından bilinen maliyetini iyice şişiren bürokrasinin başa-rısına bağlıdır.

Orzechowski' nin ortaya attığı devlet bürokrasisi ve yerel bürokrasi modeli yaklaşımına göre, bürokratlar orta seçmenin talepleriyle sınırlanan bir bütçenin üretim ve personel kalemlerini arttırarak kendi faydasını maksimize edeceklerdir. Orzechowski'nin bulmuş olduğu sonuçlar göstermektedir ki, devlet daireleri ve yerel daireler yüksek maliyetlerde aşırı üretim yapacak ve fazla işgücü kullanma eğiliminde olduklarını sergileyeceklerdir.

Bürokratik davranış modelleri, devletle ilgili çalışmalara yeni bir boyut olarak eklenen fayda maksimizasyonuna dayandırılmaktadır. Öncelikle devlet bürokrasisi bir "kara kutu" gibi davranmaktadır. Özel kesimdeki rakipleri kadar etkin bir şekilde kamusal mal ve hizmetlerin üretim ve dağıtımını gerçekleştirmektedir. Ne yazık ki, bürokrasi ile ilgili teorilerin bir çoğu politikacı ile bürokrat ve politikacı ile seçmen arasındaki karşılıklı bağımlılığı ele alma konusunda başarısız olmuşlardır. Bürokratların hareket alanı politikacılar tarafından sınırlanırken politikacıların faaliyetleri de, en azından bir dereceye kadar, oy hakkı bulunan seçmenler tarafından kısıtlanmıştır. Bu görüşler seçmenlerin kabulünden tecrit edilmiş bir çerçevede bulunan politikacılar ve bürokratların hiçbiri tarafından göz ardı edilemez.

Dışsal Faktörler

Cameron'un çalışmalarında yer alan iddiaya göre devletin büyümesinin asıl kaynağı içsel güçlerden çok dışsal güçlerdir. Bir devletin ihracat pazarlarına olan bağımlılığı toplam talebin yönlen-dirilmesinde işsizlik ve sermaye birikiminde devletin etkinliğini azaltır. Aynı şekilde ithal mallara olan bağımlılık da iç piyasada tüketilen malların üretim ve fiyatlandırılmasındaki yurt içi çabaları azaltır. Dahası, çok geniş bir ithalat kesimi dışarıdan enflasyon ithal edebilir veya ödemeler dengesinde önemli bir açık yaratabilir. Uluslararası ticaretten kaynaklanan yurtiçi ekonomik rahatsızlıkların artmasına karşı Cameron şunu önermiştir; Uluslar açık ekonominin etkilerini düzenlemek için kamu kesimini genişleteceklerdir.

Cameron'un yapmış olduğu ampirik çalışmalar 18 OECD ülkesini kapsamaktadır ve bu çalışmaların sonuçlarına göre ekonominin açıklığı ile kamu gelirlerinin değişim oranı arasında çok güçlü ve pozitif yönlü bir ilişki mevcuttur. Örneğin bir ulusun yabancı sektörlerindeki % 1'lik artış kamu gelirlerinin artış oranını % 0.19 değiştirecektir. Cameron tarafından yapılan testlerin oldukça spesifik bir yapıda bulunması test sonuçları hakkında şüphe uyandırmıştır. İlaveten, potansiyel olarak ciddi bir karşılıklı etkileşim problemi de model de yer almaktadır. Açıklık derecesini bulmak oldukça kolaydır. Cameron diğer büyüme teorilerini de incelemiş olmasına rağmen, devletin büyümesiyle ilgili çeşitli açıklamaları da içine alan tek ve kapsamlı bir model yerine birbirinden bağımsız bir çok istatistiki model ortaya koymuştur.

Özet

Bu kısımda yer alan devletin büyüme teorilerinin incelenmesi asla tam anlamıyla gerçekleştirilememiş olmasına rağmen, birçok araştırmacının ortaya koyduğu farklı yaklaşımların yararlı bir incelemesi sağlanmıştır. Bu bölüm hem konuya duyulan profesyonel ilgiyi hem de " devletin niçin büyüdüğü" sorusuna verilen cevaplardaki eksiklikleri ortaya koymaktadır.

Bize göre burada incelenen açıklamaların hiç biri tamamen tatmin edici nitelikte değildir. Yukarıda da görüldüğü gibi teorilerin bazıları açık bir şekilde ampirik bulgulara sahip değildir veya doğrudan diğer teorilerle çelişkiye düşmektedir. Bu çalışmalarla ilgili olarak bizim asıl söylemek istediğimiz şey, tam olarak belirtilmemiş olan, ekonomik aktörler yani seçmenler, politikacılar ve bürokratlar arasındaki ilişkinin tam anlamıyla ele alınmamış gibi gözüküyor olmasıdır. Politikacının faaliyetleri seçmen tarafından kısıtlanmıştır ve bürokrat programlar için yasama organına tahsisler için politikacılara bağlıdır. Şüpheli varsayımlara dayanan devletin büyümesine yönelik açıklamalar pek cezbedici değildir ve uydurulmuş gibi görünmektedir. Büyümeyi niteleyen ölçüler göz önüne alındığında son yirmi yılda federal devletin hacim ve faaliyet alanı olarak büyümesi zaman içinde hiç değişmemiştir ve bu çok anlamlıdır. Çünkü seçmenlerin, politikacıların ve bürokratların bu büyümenin farkında olmadıklarına inanmak oldukça güçtür. Ekonomik aktörlerin her üçü de devletin büyümesini kendi çıkarları doğrultusunda anlamaktadırlar. Yapısal değişiklikler devletin büyümesini kolaylaştırmaktadır, ancak çeşitli faktörlere dayanan teoriler büyümenin temel kökenine açıklama getirebilmiş değildir. Daha kapsamlı ve daha inandırıcı açıklamalara ihtiyaç vardır.

Kaynak: James T. Bennett and Manuel H. Johnson;  "The Political Economy of Federal Economic Growth, 1959-1978, College Station : Texas A.M. University Press, 1980, pp.59-95.