ANAYASAL İKTİSAT, AHLAK VE EKONOMİK DÜZEN POLİTİKASI

 

 

                                                                            Yazan:Viktor J. Vanberg                                                                                                         

                  Çeviren: Melek Seferoğlu

 

                 Yaygın olarak anlaşıldığı üzere, iktisat bilimi ile ahlak biliminin çok az ortak  özelliği vardır.İktisat bilimi olan ile, ahlak bilimi ise olması gereken ile ilgilidir. İktisat bilimi insanların; ne şekilde davrandıklarını ve onların sosyal davranışlarının sonuçlarının neler olduğunu açıklamaya çalışır. Dahası, açıklamalarını insanların mantıklı ve kendi çıkarlarına uygun hareket ettikleri, kendileri için en iyisinin ne olduğunun düşündükleri şeklinde yaptıkları varsayımına dayandırırlar. Aksine, felsefeciler ahlak konularını tartıştıkları zaman, insanların nasıl davranması gerektiği sorusuna cevap ararlar ve konunun ahlaki yönüne bakıldığı zaman, insanların ne yapmaları gerektiği, sistematik olarak, onların ahlaka uygun çıkarlarının, onları neler yapmaya götüreceği ile çatışabilir. Bu davranış tarzında tasvir edildiği gibi, sanki iktisat bilimini, ahlak biliminden ayıran derin bir ayrılış varmış gibi gözükebilir; bu ayrılık “olan” ile “olması” gereken arasındaki ayrılıktır; bu ayrılık David Hume’ nin bize öğrettiği mantık vasıtasıyla aralarında bağlantı  kurulamayacak bir ayrılıktır.

 

                 Hatta, modern iktisadın doğuşuna doğru geriye baktığımızda, iktisat bilimi ile ahlak biliminin başlangıç satırlarının sunduğundan çok daha fazla birbirine yakın olduğunu anlarız. Adam Smith’ in 1776’da Milletlerin Zenginliği ( Inquiry into the Nature and the Causes of the Wealth of Nations) adlı eseri ile modern iktisadın doğuşunu belirlediği kabul edilir. Glasgow üniversitesinde öğrettiği ders ahlak felsefesi olarak adlandırılmıştı. Adam Smith’ in  ve çağdaşlarının ahlaki konularla yakından ilgili olduğunun, iyi bir toplum kurulmasının temel prensiplerinin araştırılmasıyla ilgili bir konuydu.

 

                 İktisat alanında, günümüzün en önemli yayınlarına baktığımız zaman, itiraf etmek gerekir ki, Adam Smith’ in bu endişelerine çok az yer verildiğini anlarız. Öyle görülüyor ki, sanki çoğu iktisatçılar kendi arzuları içerisinde, diğer bilimlerdeki meslektaşları kadar bilimsel olduklarını ispatlamaya ve ahlak konularını kaygan, görünüşte yumuşak zemininden uzak tutmaya çalışıyorlar. Bu modern anlayışların aksine, Adam Smith’in iyi toplum düzeni konusunu hiçbir şekilde, mantığa uygun kanıtlama ve sert tartışmaya bırakma zorunluluğumuzun olmadığını yada insanoğlunun, olması gereken ile olan arasındaki mantıki farklılığını ihmal etmemiz anlamına gelmediği düşüncesini paylaşarak göstermeye çalışacağım.   

                 Ekonomik analizlerin ahlak konularını nasıl aydınlattığını ve iyi bir toplum araştırmamız için nasıl gerçekçi bir kılavuz olduğunu, modern ekonomistler hala, Adam Smith’ in klasik incelemelerinden öğrenmektedirler. Smith’ in “kanun yapma bilimi”(the science of a legislator) (1981,468)olarak açıkladığı politik iktisat kavramı burada, paradigmatik bir ipucu oluşturur[1].Bu kavram ekonominin yasa yapma konusunda seçenek sunma göreviyle ilgilidir, yani yargı organının elemanlarının uymak zorunda oldukları kuralların seçenekleriyle ilgilidir.

                 Bu makalenin amacı; kendini Smith’ in paradigma geleneği içinde sayan bir ekonominin, iyi bir toplum yaratacağını umduğumuz kuralların araştırılmasına olan katkılarını daha ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır. Böylece çağdaş ekonomi üzerinde iki düşünce ekolü geliştirebilirim. Bu ekoller hem birbirinden bağımsız olabilir, hem de “kanun yapma bilimi” olarak bilinen  Smith’in politik ekonomi kavramı bakımından benzer noktalara sahip olurlar.

Bu, Almanya’ da ki savaş sonrası ekonomik düzenin entellektüel temellerine çok fazla katkıda bulunmuş olan , 1930’ da Freiburg Üniversitesinde ekonomist Walter Eucken ve hukukçu Franz Böhm tarafından kurulan Freiburg hukuk ve ekonomi okuludur. Bu okulun araştırma programı ekonomik anayasa fikri ve bu anayasayı oluşturmada ordnugspolitik’ in rolü etrafında oluşturulmuştur.Ekonomide çıkardığım ikinci teorik yaklaşım, 1950’lerin başlarında James M.  Buchanan’ın katkılarıyla ortaya çıkan anayasal politik ekonomidir[2]. Anayasal iktisat araştırma programı, anayasal seviye ile yan-anayasal seviyeli seçim ve oyun metaforuyla düşünürsek, oyunun kuralları oyuncuların oyunu oynarken yaptıkları hareketler arasındaki sistematik ayrımdır. Anayasal iktisadın odak noktası kural seviyesinde, kurallar içerisinde değil de kurallar arasında yapılan seçimlerdir.

                 Geleneksel iktisat, rasyonel insanların sadece onlara verilen sınırlı alternatifler arasından en iyisini seçebileceklerini varsayarak sınırlamalar arasından seçim kavramıyla çalışır. Anayasal iktisat insanların, hareketlerini sınırlamalarını belirleyebilme kapasitesi nedeniyle ortaya çıkan komplikasyonlar üzerinde durur. Bu sınırlamaları olduğu gibi kabul etmek yerine, onları lehimize çevirmenin yollarını arayabiliriz. Burada “Ulysses and the Sirens”[3] Deniz perileri örneğini verebiliriz.

Bu örnek ilk bakışta sezgisel değilmiş gibi görünen bir kavrayış sembolü olarak alınabilir, yani eğer elde edilebilenlerin içinden tercih seçeneklerini elersek daha iyi sonuçlar alabiliriz. Ulysses’ in durumunda, bu onun ölmeden deniz perilerin dinleyebilme yeteneğinin bir sonucudur. Bu sonuç onun fiziksel olarak sınırlandırılma ve mürettebatını geçici olarak emrinden çıkarma yönündeki tercihleriyle ortaya  çıkmıştır. Aynı genel konunun sıradan örneklerini hepimiz biliriz. Örneğin sigarayı veya kötü bir alışkanlığı bırakmak isteyen insanlar, bu amaçlarına ulaşmak için kendi kendilerine bazı sınırlamalar koyarlar. Bir Sovyet Devlet Başkanı’ nın sigarayı bırakmak için sadece 2 saatte bir açılabilen özel bir sigara kutusu yaptırdığı söylenir. Çünkü amacına ulaşmak için sadece istemenin yetmeyeceğini, bazı sıkı kurallarında koyulması gerektiğini başkan çok iyi biliyordu.

            Burada konunun altını çizerek belirtelim ki, ne çeşit insan olacağımıza karar vermek en azından kendi tercihlerimizle olmaz, olmayı ümit ettiğimiz insan tipi için kendimizi sınırlandırmalar koyarak olur. Bu anlamda  sınırlamalar olmadan yapacağımız seçimlerden, daha iyi uzun vadeli seçimler yapmamıza yardım edecek şekilde uyarladığımız kişisel anayasalardan bahsedebiliriz. Ekonomist Thomas C. Schelling ekonominin kendi kendine işleyiş veya kısaca egonomi (egonomics) adı verilen bir alanda geniş bir çalışma yapmıştır.

            Ekonominin kendi kendine işleyişi, özel bireysel davranış göz önünde bulundurulduğunda bile bir anayasal seçim ile bir yan-anayasal seçim seviyesi arasında analitik olarak bir ayrım yapabileceğimiz gerçeğine dikkatimizi çeker. Belirli bir konuda sigarayı bırakıp bırakmamaya karar vermemiz başlı başına bir konudur. Kişisel anayasal bir seviyede ise sigarayı bırakmaya karar vermem, bunu başarmak için davranışlarıma bazı sınırlamalar getirmem bir başka konudur. Her iki seviyede seçimlerimiz çok farklı tercihlerimizden etkilenir. Ne tip bir insan olmak istediğimizle ilgili kişisel anayasal tercihlerimiz, belirli bir durumda sigara içme yede içmeme durumsal tercihimizden daha az kendi tercihimiz değildir. Hayat bize şunu öğretir: Durumsal tercihlerimizi izleyerek, kendimize kişisel anayasal tercih olarak seçtiklerimizi çoğu zaman gerçekleştiremeyebiliriz, bunun olması için bizi sınırlayan anayasal sınırları, durumsal seçimlerimize uyarlamalıyız.

 Peki bütün bunların ekonomi ve ahlak arasındaki ilişkiyle ne ilgisi vardır ? Burada asıl bağlayıcı unsur sınırlama kavramı ile sınırlamalar arasındaki tercih kavramı arasındadır.  

Ulysses (manevi bir gerçeği göstermek için anlatılan hikaye) diğer insanların da aynısını yapıp yapmadıklarına bakmaksızın, tek taraflı olarak kendi kendine sınırlamalar koyarak bir bireyin avantajlı bir konuma geçtiği bir durumu anlatıyor. Eğer iş günüme erken başlamak için, saatimi  saat 6’ ya kurmayı kural olarak benimsersem  (komşularımın aynı şeyi yapıp yapmadıkları beni ilglendirmez) üretkenliğim artarak bu durum benim yararıma olur. (Bu durumu erken kalkmanın bir etkisi olduğunu varsayarak) yani denilebilir ki Ulysses örneği direkt anlamda tek taraflı sınırlamalardan, başka deyişle bireysel anayasayı uygulamaktan elde edilebilecek sonuçlara dikkat çekmektedir. Ama daha genel olarak anayasal iktisadın bir sosyal bilim olarak öncelikle ilgilendiği, yani bireylerin kendi hareketlerine sınırlamalar koyarak karşılıklı çıkar sağladıkları durumlar için kullanılan bir metafor olarak da yorumlanabilir. Anayasal iktisat bireylerin sosyal bir anayasa uygulayarak elde ettikleri kazançlar üzerinde odaklanır ve bu tam olarak (benim tartışma konum) bir anayasal iktisat perspektifiyle “ahlakın”  konusunun ne olduğu ile ilgilidir.  Karşılıklı yararlı sınırlamalar için açık bir örnek, yolların kurallarıdır. Eğer hangi tarafa gideceğimize duruma göre karar vermek yerine, kendimizi genel olarak yolun bir tarafında, sağ veya sol,  gitmekle sınırlandırırsak hepimiz avantajlı çıkarız. Ama biz bu kuralları benimsediğimizde diğerleri bunları uygulamazsa hiçbir yararı olmaz. Tersine diğerleri bu kuralları benimsediğinde yapılacak en iyi şey bunları uygulamaktır.

               Bu tartışmanın bizi ahlak tartışmasına götüreceğini hala merak ediyor olabilirsiz. Yol  kuralları örneği oyun teorisinde “anlaşmalar” diye adlandırılan şeydir. Anlaşma normalde ahlaki önemi olmayan kurallardır. Eğer birisi yolun  sağ tarafında gitme kuralını ihlal ederse, bunu ahlaki bir sorun olarak almayız yada yolun kurallarının öğrenilmesini ahlak eğitimimizin bir parçası saymayız. Ahlak açıkça kurallarla da ilgilidir ama ahlak kuralları anlaşmalarınkinden farklıdır. Filozof David Gauthier anlaşma yoluyla ahlak (Morals by agreements) adlı kitabında ahlak kuralları olarak kabul ettiğimiz kuralların karakteristik özelliklerini analitik bir biçimde incelemeye çalışmıştır. Gauthier ahlak prensiplerini bireysel ilgi yolunda tarafsız sınırlamalar olarak tanımlayarak geleneksel ahlak anlayışına ulaşabileceğimizi savunur. Ahlaki problem oyun teorisinin mahkum açmazı olarak ifade ettiği örnekle daha açık bir şekilde analitik olarak  ortaya konulabilir ve ahlaki sınırlamalar bu tip açmazların üstesinden gelebilecek kısıtlamalar olarak kabul edilebilir (1986,6)[4]. Daha belirgin olarak,Gauthier bizim ahlak  problemi olarak algıladığımız şeyin analitik olarak bir mahkumun ikilemi olarak tanımlanan oyunun kurallarının neler olduğunun anlaşılır bir şekilde temsil edilebileceğini, ahlaki prensiplerin öyle ikilemlerin üstesinden gelmemizi sağlayan baskılar olduğunun söylenebileceğini ileri sürmektedir. Gauthier’ in (1988, 176) ortaya koyduğu gibi “ahlaki iddialar hangi güçten kaynaklanırsa kaynaklansın tamamen tutuklunun ikilemi tarafından temsil edilen karşılıklı etkileşimin yapısal problemin üstesinden gelen rollerden kaynaklanır.”

            Ahlaki prensiplerin neler olduğunu düşündüğümüz zaman aklımıza gelen tipik örnekler dürüst olmak, yalan söylememek, başkalarını dolandırmamak, sözünde durmak, başkalarının mülkiyetine saygı duymak, ve v.s. gibi kurallardır. Bu gibi kurallara göre herhangi biri, gerçekten insanlar kendileri ile ilgili karşılıklı etkileşim içinde oldukları zaman, Gauthier’ in anlayışına göre tutuklunun ikileminin üstesinden gelebileceklerini gösterebilir, yani kendi mesleki çıkarları üzerindeki ahlaki  baskılara saygı duymadıkları zaman avantajlar elde edilemeyeceğinin farkına varabilirler.

 

      Tablo 1: Ahlak Çıkmazı                               B

 

Benimsenilen  ahlaki kurallar

Sınırlandırılmamış eylemler

Benimsenilen  ahlaki kurallar

S;S

W;B

Sınırlandırılmamış eylemler

B;W

T;T

 

A
     

      B: En iyi sonuç                           S:En iyi ikinci sonuç

      T: Üçüncü en iyi sonuç              W:En kötü sonuç

 

            Eğer Gauthier’ in ahlak kurallarının doğası tasviri ile hemfikir olursanız, bu durumda Anayasal İktisat, ahlak konuları hakkındaki tezi her yönüyle açıkça destekleyebilir. Önce de değinildiği gibi, Anayasal İktisadın  asıl ilgi alanı fertlerin üzerindeki baskıları kabullenerek menfaatlerini nasıl gerçekleştirebilecekleri sorunu iledir ve bilhassa fertlerin davranışları üzerindeki ortaklaşa empoze edilen baskılar ile çıkarlarını nasıl gerçekleştirebilecekleri  sorunu iledir. Anayasal İktisat bir anlamda pazar mübadelesinin alt yapısal  düzeyinden kural baskılarının seçildiği yapısal düzeyi, İktisat teorisinin kalbindeki ticaret örneğindeki menfaatleri artırır.

            Tıpkı sıradan mal ve hizmetlerin gönüllü mübadelesi vasıtasıyla, tacirlerin pazarlarda nasıl ortak menfaatler elde edebileceklerini, alışılmış iktisadın açıkladığı gibi anayasal iktisat, uygun kurallar tarafından kısıtlanan davranışlara sahip olmak için müşterek teşebbüs ile veya herhangi birisinin diyebileceği gibi, belirli kurallara saygılı olabilmek için inanılabilir vasıfların değişimi ile insanların ortak çıkarlarını nasıl gerçekleştirebileceklerin açıklar. Anayasal İktisadın perspektifinden; Gauthier tarafından tanımlandığı gibi ahlak kuralları, insanların benimsediği, çıkar gruplarına gösterebileceği kuralların, daha kapsamlı sınıfının bir alt kümesini temsil eder. Bu kurallar tutuklunun ikilemi olarak oyun teorisinin sınıflandırdığı sosyal çıkmaz türünün, fertlerin üstesinden gelmesine izin veren kurallardır. Anayasal iktisat perspektifinden  ahlak konularına yaklaştığımız zaman, daha iyi anlaşılabilecek iki önemli husus vardır. Her ikisinde de ahlaki prensipler ve insanoğlunun ilgileri arasında ilgi kurma zorunluluğu vardır.

            Çünkü, Gauthier’in not ettiği gibi, ahlaki prensipler, çıkarcılığın takibi üzerinde baskıların olmasına hizmet eder. Fert için ahlak kuralları takip etmek veya kendi çıkarları içinde hareket etmenin iki farklı ve çelişen şeyler olduğu sonucunu çıkarmaya meyilli olabiliriz. Yada ahlaki davranışın anlamını kendi çıkarına karşı gitmek olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Gerçekte çıkarcılık ile ahlaki davranış arasındaki ilişki ile ilgili bu görüş akademik felsefi söylemde, günlük yaşamdakinden daha az olmamak üzere oldukça yaygındır. Hatta bu görüş bir ölçüye kadar doğru olabilmesine rağmen, bir başka anlamda, şayet yanlış değilse yanıltıcıdır.

            Eğer ferdin sahip olabileceği farklı çıkar anlayışları arasında ayırım yaparsak, bu konuyu aydınlatmaya yardımcı olur. İlk önce ferdin durumdan ortaya çıkan hareket anlayışları yani özsel durumlarda alternatif seçenek opsiyonları üzerindeki tercihleri vardır. İkinci olarak kişisel anayasal anlayışları, yani alternatif davranışsal huyları veya sahip olmayı isteyebileceği  karakter özellikleri üzerindeki tercihleri vardır. Hepimiz kendi tecrübelerimizden biliyoruz ki, durumsal hareket anlayışlarımız, sıkışık kişisel anayasal anlayışlarımızla çatışır. Sözgelimi sigarayı bırakmak istesek bile yinede sigara içeriz. Fakat bu gibi çatışmalar çıkarcılığımızın, kendi menfaatlerimizden ayrılmış bir şeylere karşı durması anlamına gelmez. Kişisel anayasal anlayışlarımız, olmak istediğimiz fert çeşidi için tercihlerimiz, durumdan ortaya çıkan tercihlerimizden, bizim kendi değerlerimizden daha az değildir.

            Seçeneklerin farklı çeşitleri, durumsal aksiyon seçeneklerine karşı olduğu için ferdi anayasal seçenekleri ile ilgili olan çıkarların bu iki çeşidi tam bu türdendir. Sonuç olarak bir ferdin sosyal, yapısal değerleri vardır. Yani sosyal çevresinde olağan olarak sahip olmak istediği “oyunun” sosyal kuralları ile ilgili tercihleri vardır. Ahlak kuralları, insanların sosyal, yapısal değerleri ile ilgili olmak zorundadır. Önce de not edildiği gibi diğerlerinin bağımsız olarak yaptığı tek taraflı teşebbüsten  bir ferdin menfaat sağlayabildiği, ahlaki kurallar açısından tipik olarak doğru değildir. Dahası en avantajlı durum, gerçekten kendisinin fert olarak baskı olmadığı, kendisinden başka herkesin ahlak kuralları tarafından baskı altına alındığı durum olurdu. Ahlak kuralları bağlamında tek taraflı girişimden ziyade ortak girişim sağlar.Bununla birlikte, bunun anlamı diğerlerinin bağımsız olarak yaptığı ahlaki baskıları benimsemede, kişilerin direk kişisel, anayasal anlayışına sahip olmasına bekleyemeyiz demektir. Hatta bunun anlamı ahlaki prensiplerin, insanoğlunun çıkarları ile hiçbir ilgisi yoktur demek değildir. Kesinlikle ahlaki prensipler özel durumlardaki alternatif aksiyonlar üzerinde ferdin durumsal tercihleri ile çatışma durumunda olabilir ve olacaktır da. Ve hatta  ferdin olmak isteği kişi türü açısından, ferdin kişisel anayasal tercihi ile bile çatışabilir. Hatta bunun anlamı, ahlaki prensiplerin, insanoğlunun anlayışlarından ayrı düştüğü demek değildir. Aksine onların söyleyebileceklerinin yansıtacakları şeyler, bizim sosyal anayasal anlayışlarımı, sosyal çevremizin türü ile ilgili veya yönetimi altında yaşamak istediğimiz rejim ile ilgili kamu yönetimi altında yaşamak istediğimiz rejim ile ilgili tercihlerimizdir. Bu sosyal anayasal anlayışlar, durumsal anlayışlarımızdan daha az olmayan bizim kendi menfaatlerimizdir. Onlar tam, hususi aksiyonlar arasındaki seçeneklere veya ferdi teşebbüsler arasındaki seçeneklere karşı oldukları için, farklı türdeki yeni alternatif anayasal rejimler arasındaki seçenekler ile ilgili olanlardır.

            Değişik tipteki seçenekler ve insanoğlunun farklı örtüşen değerleri arasındaki farkı göstermek için, bir hırsız örneğini ele alınız.Herhangi bir vesile ile hırsızlık yapan bir kişinin durumdan ortaya çıkan kişisel tercihleri onu, mülkiyet haklarına saygıyı gerektiren ahlaki prensibi ihlal etmeye götürdüğünü ortaya çıkarmaktadır. Onun davranışı ister istemez, mülkiyet hakkına saygı duymayan bir kişi olarak ferdi yapısal değerini yansıtır. Profesyonel bir hırsız açısından bunun gerçekten onun kişisel yapısal anlayışı olduğundan şüphe duyma ihtimalimize rağmen bu durum böyledir. Ne profesyonel hırsız açısından ne de ara sıra bir şeyler çalan kişi açısından, onların hırsızlık olaylarına bakarak, ne mülkiyet haklarına saygı duyulmadığı ne de uygulanmadığı bir sosyal çevrede yaşamak için, bir sosyal yapısal tercihi ifade etmek istedikleri varsayımında bulunma nedenimiz olabilir. Franz Böhm (1960,165) bir keresinde belirttiği gibi “hırsız devrimci değil, fakat sivil düzenini koruyucu yandaşıdır. O sadece kendisi hariç başkalarının saygı duyduğu bir düzen içerisinde yaşamak ister”[5].

            Aynı tartışma konusunu farklı bir şekilde ifade etmek için; sorunun ferdin herhangi bir vesile ile durumsal hareket değerinde hırsızlık yapıp yapmayacağı olduğudur. Diğer bir farklı mesele ise herhangi birinin hırsızlık yapmama kuralına, ferdi yapısal değerine bağlı kalıp kalmaması durumudur. Ve hala bir diğer farklı durum ise, ferdin sosyal yapısal değerinin, mülkiyet hakkına genellikle saygı duyulduğu ve uygulandığı sosyal bir çevrede yaşamak olup olmadığıdır.

            Anayasal iktisat perspektifinin aydınlığa kavuşturabileceği ilk husus, daha önce söylediklerimize göre, ahlaki prensiplerin insanoğlunun ilgisinden tamamen ayrıştırılmış değerler olmadığı, fakat onların ortak sosyal yapısal değerlerimiz olduğu, sosyal çevremizde yaşatmak istediğimiz oyunun kurallarıyla ilgili tercihlerimizin olduğudur. Bu tanımlamanın ortaya koyduğu tanımlama içerisinde, ahlak bilimi felsefecilerin cevabını aradığı sorular ile anayasal iktisatçıların araştırdığı sorular arasında bir eşitliğin olduğunu söyleyebiliriz. Ahlak bilimi felsefecisinin sorusu “ doğrunun ne olduğu” veya “ idare etmenin adil olduğu kuralların neler olduğudur”. Anayasal iktisatçının sorusu ise “toplum fertlerinin yargılanmasında ortak anayasal değerindeki  kuralların neler olduğudur”.

            Şayet insanların gönüllü olarak hemfikir olabilecekleri  gibi düşünürsek John Rawls’

 ın olduğu kadar anayasal iktisatçı James Buchanan tarafından ortaya konan tanımlardaki gibi, o durumda ahlaki teori olarak ahlaki teşebbüs ve anayasal iktisat birbirine çok yakın konular olur.

            Anayasal iktisat perspektifinin aydınlanmasına yardımcı olacak ikinci durum, fertlerin davranışları üzerinde baskılar olarak, ahlaki prensiplerin etkin olmasını nasıl bekleyebileceğimiz konusuyla ilgilidir. Anayasal iktisat ifadelerinde, bu ortak sosyal anayasal çıkarlarımızı etkin kılmak için nasıl ümitkar olabileceğimiz konusuyla eşdeğerdir. Ulysses efsanesini tartışırken, kişisel çıkarlarımız ve aksiyon çıkarlarımız arasındaki farklılığı ve durumsal aksiyon çıkarlarımızı yerine getirmenin kolay olduğunu belirtmiştim. Fakat Leonid Brechniev’ in kendisi için yapılmış sigara paketini sadece iki saatte bir açabilmesi örneğinde yaptığı gibi, eğer kişisel anayasal çıkarlarımızı gerçekleştirebilmeyi istersek, bazı özel önlemler alma gereği duyabileceğimizi belirtmiştim. İçerisinde yaşamak istediğimiz sosyal topluluğun türü hususundaki sosyal anayasal tercihlerimiz söz konusu edildiği zaman, problemin gerçekleştirilmesi daha da zordur. Ne özel toplantı kayıtlarımızdaki dürüstlüğümüzle nede ferdi ve  ayrı dürüst bir kişi olarak dürüst bir dünya oluşturabiliriz. Ayrı ayrı tercihleriyle ozel durumlarda,  ahlaki davranmaları veya genelde ahlaklı kişiler olmaları ile tek başlarına bu insanlar sosyal çevrelerinin doğasını değiştiremezler. Önce de belirtildiği gibi, bu sadece, ahlaki degerleri olan  bir toplulukta  yaşamanın avantajlarının farkına varan grup üyelerinin ahlaki baskılara müşterek olarak kesin  verilmiş  kararlar vasıtasıyla olur. Bununla birlikte başkaları saygı duyduğu zaman, ahlaki kuralları ihlal etmeyi özendirmeler ortadan kalktığı için, mantıklı kişiler eğer koşullar yeterli derecede sahtekarlığın özendirilmesinin azaltılmasını başarırsa ortak ahlaki vaatlerden ortaya çıkan çıkarların ancak emniyet altına alınabileceğinin farkına varabilirler. İşte bu tam ordnungspolitik’ in açıkladığı şeydir. Ordnungspolitik’ in görevi insanların mantıksal olarak ahlaki olabilecekleri şartları ortaya koymaktır. Bundan emin olmak için avantajın ahlaki seçeneğin lehine olacağı her birey için ayrı ayrı seçeneğin oluşturulacağı şartların ortaya çıkması ne arzu edilir nede mümkündür. Bununla birlikte uygun bir ordnungspolitik’ in pekala başarabileceği şey, toplumdaki çoğu kişiler için, kişisel ahlaki yapıyı benimsemenin mantıklı olabileceğidir. Yani ahlaki kuralları takip edebilmeyi başarabilmektir.

            Yapılması gereken şeyin, sanki onları istekli hale getirme anlamında, insanları ahlaki olarak eğitmek, ahlaki düzenin yürümesi için kendi çıkarlarını feda etmekmiş gibi, ahlaki bir toplumun nasıl oluşturulacağı veya bunun nasıl başarılabileceği probleminin felsefi olarak umuma açık olarak yapılan konuşmalarda sık sık portresi çizilir. Anayasal iktisat perspektifinden bakıldığı zaman, bu kendini inkar eden ahlak anlayışı sadece pratik olmamakla birlikte, aynı zamanda verimsizdir de. Bu tür anlayıştan ulaşılmaya çalışılan ahlaki dünya düzenine bizi daha fazla yaklaştırması beklenemez. Eğer gerçekten kendi kendini feda eden, bir kural olarak herhangi bir toplumun şartları içinde gerçekten yaygın olan herhangi bir ahlaki değer olsaydı bu ne anlam ifade ederdi ? Böyle bir toplumda bu açıkça şunu ifade ederdi ki ahlaki davranışlara uyma konusunda en hassas davrananlar hep kaybetmeye, bu kuralları dinlemeyen kulak ardı edenler ise daha iyisi olmaya eğilimli olurlardı. Şayet bu doğru olsaydı, her nasılsa ahlaki telkinleri sürdürmek açıkça inandırıcı bir strateji olarak gözükmezdi. Şayet o toplumu daha ahlaklı bir yere getirmek istiyorsanız, kendini feda etme ahlaki anlayışı bireysel bir erdemin işareti olabilir, fakat toplumsal ikilemin üstesinden gelecek etkin bir strateji değildir. Bu prensibin kendini feda etmenin, içinde bulunduğu bir toplumdaki yetersizliği, fertlerinin (onun da bir problem olma ihtimaline rağmen) ahlaki tutumları ile beraber bulunmaz. Başta gelen eksiklik, çalışma şartları çerçevesinde yatmaktadır. Gerçekte, ahlaki olan davranışın yerine gayri ahlaki olan, bile bile yapılan yanlış özendirmeleri temin ederler. Eğer, sosyal dünyayı daha iyiye değiştirmek isterseniz, insanların tercihlerini yaptıkları çalışma şartlarının alanı, değiştirilmeye ihtiyaç duyar; böyle bir ahlaki anlayış veya sosyal olarak arzulanan davranış yaşayabilir ve gelişebilir. Bu gibi şartların oluşturulması mamafih ordnungspolitik’ in ne hakkında olduğunun tamamen aynısıdır. Başka bir deyişle bir toplumun ahlaki yapısını geliştirecek gelecek vaadeden strateji, sadece ahlaki söylemlerde bulunmayabilir, fakat mantıksal olarak insanların ahlaklı olabileceğini vaadeden bir ordnungspolitik’ in içinde bulunmak zorundadır. Yani, bir ahlaki kişisel anayasayı benimsemekten herkesin kazançlı çıkacağını bekleyebilirler. Bu tekrar, eğer ahlaki bir çevredeki yaşantıda sosyal anayasal çıkarlarımızın kullanmaya başlarsak uygun bir ordnungspolitik, dürüstlüğün en iyi bir politika olduğunun gerçekten doğru olduğu şartların altında oluştuğunu görmemiz gerektiğini  ifade eder. Bu düşünce, Adam Smith’in görünmez el görüşü altındaki düşüncedir. Bu görüşün tanımlamak istediği şey uygun şartlarda ortaya çıkan yani, Adam Smith’ in dürüstlük kurallarının uygulandığı bir dünya diye adlandırdığı ve insanların zorla veya hileli bir şekilde olmaktan ziyade, gönüllü mübadele yoluyla kazanç elde edebilecekleri veya bir takım yasal imtiyazlar yoluyla kazanç elde edebilecekleri sosyal düzenin işleyiş prensipleridir. Böyle bir dünya’ da herkesin başkalarının hizmetin olma özentisi vardır. Çünkü, kişinin arzuladığı başkalarından kazanç elde etmeyi ümit edebileceği en önemli yol budur. Bu gibi koşullar altında sosyal olarak algılanan davranış, yani başkalarının istediği şeyleri  temin etme gayretleri sistematik olarak ödüllendirilecek ve insanlar böyle bir davranışı kendi çıkarlarının takibinde sergileyeceklerdir. İşte Ordnungspolitik’ in başarmayı amaçladığı şey budur; insanoğlunun çıkarcılığını, özlenen sosyal davranış için seferber etmektir.

Freiburg okulunun Adam Smith’ ten devraldığı masaj budur ve kendi araştırma programının merkezini oluşturmaktadır[6].

            Şayet biz, ahlaki problemleri ve prensipleri Gauthier’ in ortaya koyduğu gibi anlarsak, bu durumda, ellerimizde nelerin ahlaki sorunlar ve nelerin ahlaki ilkeler olduğuna karar vermemizi sağlayacak kıstaslarımız olur. Ahlaki problemler, hükümlünün çıkmazı türünün sosyal çıkmaz durumlarıdır. Bu durumlar, ortaklaşa ortaya koydukları bir sonucun eğer farklı davransalar olabileceklerinden daha kötü hale gelmelerine neden olacak kendi menfaatlerinin serbest takibinde insanların içinde bulunduğu  durumlardır. Bu nedenle, ahlaki prensipler şayet dikkate alınırsa, bu gibi çıkmazların üstesinden gelinmesine imkan sağlayacak ve karşılıklı olarak tercih edilen sonuçların gerçekleşmesini sağlayabilecek davranış kurallarıdır. Eğer ahlaki problemler ve ahlaki prensipler bu manada anlaşılırsa, anayasal politik iktisadın analitik vasıtaları, belirtildiği gibi sosyal dünyadaki çıkmaz durumlarını tanımlamak ve böyle çıkmazların üstesinden gelmeye yardım edebilecek kuralları aranması için kullanılabilir. Dahası, bu  vasıtalar, insanların önsezili ahlaki görüşlerinin titiz bir şekilde incelenmesi için kullanılabilir. İnsanların ahlaki önsezileri ve hisleri olsun, onların ahlaki olarak neyin doğru olduğu konusunda kabul gören görüşleri, Gauthier’ in ortaya koyduğu analitik kavram ile uyuşması deneysel veya gerçeğe dayalı bir sonuçtur. Bu sonuç, önsezili ahlaki prensiplerin ortaya konulması önceden kestirilebileceği gerçeğe dayalı çalışma özelliklerinin ışığında cevaplandırılabilir ve cevaplandırılma zorunluluğu da vardır. Yani gerçekten fertlere, çıkmaz durumlarının üstesinden gelmek için yardım etmenin ortaya konup konmayacağı hususu hakkında, ulusların ahlaki kurallar ile ilgili önsezili görüşleri incelenebilir ve incelenmelidir.

Ulusların, ahlaki sezgilerinin her zaman onların davranışına sosyal olarak arzulanan yönde rehberlik ettiğini basit bir şekilde varsayamayız. Başka bir ifade ile, bizim ortak avantaj ve sosyal ikilemin üstesinden gelmemize yardım edecek olan o davranış kurallarını arzulanan ahlaki prensipler olarak kabul edersek, düşünce olarak, bizim ahlaki sezgilerimizin o ahlaki prensiplerden, yansıma olarak farklı olduğu ihtimalini düşünemeyiz. Mantıksal olarak kamu hitabımıza şekil vermeyi ve çalışmalarımıza rehberlik etmeyi arzulamamız gerekir.   Bu anlamda yansıtılamayan ahlaki sezişlerimiz ve onların çalışma özelliklerin dikkatli bir şekilde incelenmesi ile ortaya çıkan kurallar olan yansıtılan ahlaki ilkeler arasında ayrım yapabiliriz ve yapmamız gerekir. Haklı olarak, ortak anayasal çıkarlarımızın olduğunu varsayabiliriz. Bunu katli bir şekilde ifade etmek için; eğer ahlaki ilkelerin sistematik fonksiyonu sosyal çıkmazı ortadan kaldırarak ortak menfaatlerin oluşmasına izin verirse, bu anlamda bir ahlaki sayılabilecek şey, bu gibi ilkelerin uygulanmaya başlanmasından sonra ortaya çıkacağı önceden tahmin edilebilecek olan sosyal sonuçlar bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Bununla birlikte yansıtılan ahlaki ilkelerimizin işleyiş özelliklerinin aydınlığında, mantıki olarak benimsemek istediğimiz oyunun kuralları olması gerekir. Şayet bu anlamda ahlak ilminin herhangi bir grup veya otorite üyelerinin sahip olduğu ortak sosyal anayasal çıkarları ile ilgili olma zorunluluğu varsa ahlaki talepler, ilgili grup veya otoritenin bütün üyeleri için karşılıklı çıkarlara izin veren belli ahlaki kuralların benimsenmesini tekrarlayarak varsalılar ile varolacaktır. Sonuç olarak ahlaki talepler mantıksal olarak konu edilen kuralların işleyiş özelliklerinin deneysel ve kuramsal bilgilerinin ışığında tartışılabilir. Bunun gibi ahlaki talepler, esasında herhangi bir grubun veya otoritenin fertlerine, eğer birlikte kısmetlerini daha iyi duruma getirmek istiyorlarsa onların hangi kuralları benimsemesi gerektiğini söyleyen kuramsal zorunluluklardır.

            İnsanoğlunun miras aldığı ahlaki düşüncelerin kısımsal ve modern, geniş açık toplum şartları altında bizim ortak kazançlarımızı gerçekleştirmemizi sağlayan ahlaki ilkelerin türü arasında sistematik fikir ayrılıkları mevcut olabilir. Bu konu, özellikle daha sonraki yazılarında F.A. Hayek tarafından vurgulanmaktadır. Hayek’ in tartıştığı bazı ahlaki eğilimlerimiz küçük kabile gruplarında ve ahlaki tutumların benimsetildiği durumlarda, günümüzün geniş ve açık toplum şartlarında görevini yapamayan sosyal yaşam koşulları tarafından şekillendirilmiş bulunan genetik ve kültürel mirasımızın kalıntılarıdır. Hayek’ in kendine has tartışma konusu arasında her ne düşünürseniz düşünün, burada kısaca özetlediğimiz tartışma oldukça eksik bir üslup içinde bulunmaktadır ve bana öyle geliyor ki,hemen hemen hiç şüphe yok ki gerçekten oluşu gösterebilecek modern toplumlarımızda alenen sergilenen ahlaki fikirleri Gauthier’ in anlayışına göre müşterek karlı sınırlamalar olarak nitelikli hale getirebilecek ahlaki ilkeler türü ile ihtilaf halinde bulunabilir.

            Ben, önemli bir konu olduğu için bu anayasal politik iktasatı da Freiburg okulunun literatüründe ana temayı oluşturan bir problem olan modern politik iktisadın “boşluk arayışı” olarak adlandırdığı bir fenomen anlayışı içinde izah etmek istiyorum. “boşluk arayışı” problemi, yönetimden imtiyaz elde etmek için, özel çıkar gruplarının sosyal olarak beyhude çabaları içerisinde sübvansiyon şeklinde ticari korumacılık, vergi muafiyeti, tekelleşme hakları şeklinde gelebilecek ayrıcalıkları veya başkalarına değil de bazı gruplara veya kişilere ayrıcalıklı bir şekilde garanti edilen diğer özel davranışları kapsar.

            Açıklama yapmak maksadıyla bir örneği kullanayım, burada 1997 yılının birinci yarısında birkaç haftalığına, Ruhr bölgesinde kömür madencileri, federal yönetim tarafından kömür madenciliği endüstrisine ödenen sübvansiyonları azaltma planlarına karşı genel protesto eylemlerini uygulamaya koymuş bulunmaktadırlar. Kömür madencilerinin protestolarının, medya tarafından etkili bir şekilde geniş halk kitlelerine reklamı yapıldı ve önemli kişilerin, grupların ve organizasyonların kalabalık halk desteğini aldılar. Katolik ve protestan kiliseleri, önemli spor klüpleri, sanatçılar,, her çeşit gruplardan insanlar desteklerini ilan ettiler. Kömür madencilerine sempatilerini göstermek için onbinlerce insan, bütün Ruhr bölgesi boyunca uzanan 100  km’ lik bir insan zinciri oluşturdular.

            Protesto eyleminde bulunan ve madencilere olan desteklerini ortaya koyan insanların çoğu, galiba ya kömür endüstrisinde çalışıyorlar yada dolaylı veya dolaysız olarak gelirlerinin bir kısmını veya daha az kısmını  bu endüstriden sağlıyorlardı. Yönetimden, bu sektöre yapılan sübvansiyonların devam etmesi talebiyle neden sokaklara dökülüp protesto eylemlerinde bulunduklarını anlamak zor değildir. Fakat, madencilere olan desteklerini seslendiren insanların çoğunun bu meselede, açıkça görüleceği gibi herhangi bir kişisel çıkarları yok, fakat galiba, gelir kaynakları, tehlike altında olan bir gruba yardım etmek için bir ahlaki duyarlılık anlayışı ile tepkilerini ortaya koydular. Bu destekçilerin, onlara ahlaki olarak doğru bir şey yaptıklarını, adil bir durumu desteklediklerini söyleyen ahlaki düşünceler üzerine eylemlerini ortaya koydukları tahmininde bulunabiliriz.

            İnsanların o kadar çok ahlaki fikirleri vardır ki, bu konuda gerçekler nelerdir ? 20-30 yıl önce Almanya kömür madenciliği endüstrisi karsız bir hale geldi. Şöyle ki, üretim maliyeti, kömürün dünya pazarlarında alınıp satılabileceği maliyetten daha yüksekti. Pazar şartlarında eğer bir üreticinin maliyetleri, rekabet ettiği kişilerin satış fiyatından daha yüksekse, açıkça görüleceği gibi maliyetine satış yapamaz. Çünkü, eğer maliyet fiyatını isterse, bütün müşterilerini rakibine kaptırır. Bu durumda ona hangi seçenekler kalmaktadır ? Temel olarak üç alternatif gözükmektedir.

- Maliyetlerini aşağı düşürme yollarını araştırabilir ve eğer bu gayretinde

 yeterince başarılı olursa iş hayatında tutunabilir.

- Alternatif olarak, ürettiği ürününü rekabetçi bir fiyatta piyasaya sunabilmek

  için gelirinde bir kesintiye gitmeyi kabullenebilir.                   

            - Veya, eğer maliyetlerde kafi derecede kesintiye gidemiyorsa ve gelirinde bir kesintiye gitme konusunda istekli değilse, halen yapmakta olduğu iş hayatının dışına çekilmek zorundadır ve alternatif, potansiyel olarak daha karlı, kendi kaynakları için istihdam fırsatları aramak zorundadır. Bütün bunlar mevcut olan seçenek midir ? Bütün bunlar devlet müdahalesini olmadığı durumlarda olur.  Hatta, yönetimin pazar şartlarının işleyiş sürecine müdahale etmesine izin verdiğimiz zaman yeni bir durum ortaya çıkar ve bu durum “fırsat kollayıcılığın” tam manasıyla tanımladığı şey olur. Gelir elde etme şansları rekabetten olumsuz etkilenen kişiler veya gruplar, yönetimin yardımına başvurabilirler ve yönetimden gelecek olan böyle bir yardım değişik şekillerde elde edilebilir. Sözgelimi yönetim, kömür kullanıcıları için daha ucuz yabancı kaynağın girişini, ithalini yasaklayarak veya ithalat vergileri tahsil ederek engelleyebilir. Başka bir ihtimal ise endüstrinin işçilerin gelirlerinde herhangi bir kesintiyi kabul etmeksizin, bu endüstriye rekabet fiyatlarında satış yapmasına imkan veren sübvansiyon ödemektir. Değişik şekillerde bir araya getirilebilecek, garanti edilebilecek diğer korumacı imtiyaz şekilleri vardır.

Hiç kimse rekabet ile insanın veya sermayesinin değerinin düşürüldüğünü görmekten hoşlanmaz ve hiç kimse  gelirinde bir kesintiye gitmeyi veya aşka bir istihdam  aramak zorunda kalmayı istemez. Koruma için yönetime müracaat etmek ve boşluk arayışı tercihini seçme dümeni aslında bir bütündür ve eğer yönetim korumacı ayrıcalıkları garanti etme otoritesine sahipse, insanların kendi avantajlarına kazanç sağlamak için tercih arayışına başlayacaklarını önceden tahmin edebiliriz. Bu bizim hemen hemen her yerde  gözlemlediğimiz durumun aynısıdır ve bu durum Alman kömür madencilik endüstrisinin rekabet baskısı altındayken yaptığı şeydir.  Lobi faaliyetinde bulundular ve korumacı ayrıcalıkları garanti ettiler. Şimdi yıllardır bu endüstriye çok büyük miktarlarda para akmaktadır. Bu para akışı ekonomik faaliyetleri canlı tutarak öyle bir kömür üretmektedir ki, üretilen bu kömür dünya piyasasında, yerli endüstri tarafından üretilen maliyetin çok küçük miktarı olan bir fiyata satın alınabilir. Halen bu endüstride, Alman vergi mükellefine, herhangi bir madenci için yıllık 130.000 Alman markına mal olan bir sübvansiyon yapılmaktadır ve bu sübvansiyon toplam olarak 11 milyar Alman markını bulmaktadır. Alman vergi mükellefleri tarafından bu maliyetlere katlandıklarını söylemenin anlamı; gayet tabi kömür madenciliği endüstrisinde onlara alıştıkları, fakat karlı olmayan istihdama devam etmelerine izin veren ve diğer gelir elde etme fırsatlarının arayış elverişsizliğinden kurtarılmasına izin veren tek amacı için, ekonomideki diğer kazanç elde edicilerin gelirlerinin bir kısmından mahrum olmalarından başka bir şeyi ifade etmiyor olmasıdır.

Gayet tabi kömür madencileri devam eden sübvansiyonlar için taleplerini halka sundukları zaman, başkaları için ödenmesini arzuladıkları iyi bir ödeneğin ödenmesine, fakat karlı olmayan işe devam edilmesi imtiyazlarını tartışmayacaklardır. Diğerleri gibi benzer sebepler ileri sürenler, onların mazeretine hizmet ettiği iddia edilen madencilerin isteklerini destekleyen, galiba ahlaki adil bir nedeni destekledikleri inancı üzerine hareket eden, ahlaki dayanışmanın gereğince yapmaları gereken şeyi yaptıkları bir çeşit kamu anlayışına başvururlar[7]. Bununla birlikte  burada sorulması gereken soru, bu ahlaki düşüncelerin, ahlaki ilkeler olarak genellenip genellenemeyeceği veya onların önceden işleyiş özelliklerinin sınanması üzerine, benim Alman vatandaşları örneğinde olduğu gibi alıcı topluluğun bütün fertlerinin ortak anayasal anlayışların veya paylaşımında olup olmadıkları, doğru bur şekilde söylenip söylenemeyeceğidir. Eğer farklı bir şekilde ifade edilirse sorulacak soru, hak ettiği yansıma üzerine Alman vatandaşlarının, kömür madencilerinin istedikleri bir toplum içinde yaşamayı arzulayıp arzulamadıkları, bunun genel bir kural olarak ayrım yapmayan bir tutum içerisinde uygulanıp uygulanamayacağı, öyle ki ekonomideki her bir grubun yabancı rekabetin etkisine karşı korunan gelir durumuna sahip olmasının gerekip gerekmediğidir.

Bir iktisatçıya bu soruyu sormanın anlamı ona cevap vermek demektir, fakat bu alanda eğitimsiz birisi için bile niçin böyle olduğunu görmek çok zor olmamalıdır. Eğer insanlar, açık rekabetçi bir toplum ve evrensel korumacılığı olan bir toplum arasında seçim yapmak zorunda kalsaydı, çok azı evrensel korumacılığı olan bir toplumu seçerdi, çünkü böyle bir toplum olamaz ve açık rekabetçi bir toplumdan çok daha fakir bir durumda olur. Ekonomik zenginliğin seviyesi ve endüstrileşmiş modern toplumlarda ulaşmayı arzuladığımız zenginlik büyümesi, geniş bir iş bölümü ve açık rekabetçi pazarların yenilikçi dinamikleri ile mümkün olmuştur. Kesinlikle bazı zamanlar çoğumuz diğerlerinden çok daha sık olarak, hala at sırtında seyahat ettiği, telefonun, televizyonunu, çamaşır makinesinin ve benzerlerinin olmadığı zamanlardaki sözüm ona sakin duygusal hayatın hatıralarının canlanmasına teslim oluruz. Hatta çok azımız, ciddi bir şekilde bu medeniyet ürünlerin bırakmayı düşünebilir ve nadiren de olsa gerçekten, endüstrileşmiş dünyayı geçici olarak terk ekmek için adım atan ve dünyamızın değişik bölgelerinde halen mevcut olan endüstrileşmemiş çeşitli toplumlara katılmak için teşebbüste bulunan kişilerin olduğunu duyarız.

            Modern ekonomik gelişimin sunmak zorunda olduğu hayatı kolaylaştırıcı şeylerin sayısında bir artış olduğundan ve özellikle ısrarlı bir şekilde sürekli değişen ekonomik çevreye devamlı intibak etme gereğinin olduğundan şüphe yoktur. İçinde hiçbir zaman pazarına yeni ürünlerin getirildiği yeni ve daha ucuz ürün metotlarının keşfedilebileceği veya yeni mal kaynaklarının girdiği bir dünyada gelir durumları garanti edilemez.  Öyle bir dünyada yatırımlarımızı fiziksel olarak ve sermayemizin bize sürekli olarak bir gelir seviyesini garanti etmesini bekleyemeyiz. Hatta gelir elde etme şansımızın, Pazar şartlarının önceden tahmin edilemeyen etkisine maruz kaldığını görmek, olmasını istemediğimiz bir durumdur. Eğer yapabilirsek, her iki durumda ona sahip olmak isteri: Birincisi; dinamik rekabetçi bir ekonomi ile elde edilen zenginlik mutluluk vericidir.İkincisi; Aynı zamanda böyle bir ekonominin idare ettiği rekabetçi güçlerden korunun, kendi gelir kaynaklarına sahip olmaktır. Fakat her iki şekilde bu şansa sahip olamayız veya daha kesin olmak için, hepimiz her iki şekilde ona sahip olamayız. Şayet, böyle bir durumda hepimiz korunmuş olsa, bu kaçınılmaz bir şekilde durgun bir ekonomi ile yüz yüze gelmemizi ifade eder. Böyle bir durumda sadece modern ekonomik gelişmenin kazançlarını bırakmak zorunda kalmayıp, fakat aynı zamanda halen sahip olduğumuz refah seviyesinde şiddetli bir düşüşü kabul etmek zorunda kalabiliriz. Bununla birlikte açıkça görülebileceği gibi, rekabetçi baskıdan korunan, kendi ekonomik durumuna sahip olurken, diğer bir rekabetçi çevrede yaşamanın yararlarının keyfini çıkarabilecek çok cazip bir ihtimal, insanların böyle cezbedici bir duruma gelme çabalarını anlamak kolaydır. Bununla birlikte, bu gibi çabaların tamamı, herhangi bir imtiyazın garanti edilmesi teşebbüsünden başka, herhangi bir ekonomide muhtemelen herkese garanti edilmeyen bir ayrıcalıklı tutumdan başka bir şey değildir. Şayet varsa, bir ahlaki leke ile böyle bir imtiyaz arayışını karşılamanın çok az haklı gerekçesi vardır. Diğerleri için, bunun gibi imtiyazları emniyet altına alma ve elde etme arayışında olan gruplara destek vermek, yansıtılan ahlaki dayanışma ile hiçbir alakası yoktur. Daha çok bu durum muhtemelen, genel bir kural olarak uygulamayı arzulamadıkları, uygulamaya konan bir fikrin düşüncesiz onayı olarak gözükmektedir.

            Eğer dayanışmanın anlamı, ortak menfaatlerin gerçekleştirilebilmesi için, bir grubun fertleri için omuzlanması gereken yükün paylaşılması demekse , bu durumda modern geniş ve açık toplumlarda yansıtılan herhangi bir ahlaki dayanışma sadece şunu ifade edebilir; O’da tıpkı kişinin başkalarının yapmasını arzuladığı gibi, rekabetin zorluklarını kabullenme hususunda istekli olmasıdır. Bu geçiş safhasında, rekabet tarafından alternatif istihdam arayışına zorlananlarımıza yardım edecek olan, karşılıklı çıkarlarımız için kurallar oluşturamayacağımız anlamına gelmez. Fakat modern geniş toplumlarda, yansıtılan herhangi bir ahlaki ahlaki dayanışma, sübvansiyonların devamı için kömür madencilerinin isteklerini destekleyenler tarafından uygulanan türden bir dayanışma olamayabilir. Bu tür bir dayanışma, sadece evrenselleştirilebilir bir ahlaki ilke olarak tercüme edilemez. Verimsiz ve sosyal olarak ziyankar faaliyetleri canlı tutmak için sosyal olarak verimli ekonomik faaliyetleri cezalandırmak veya  sıkıntı vermek, herhangi bir ahlaki topluluğun  mantıksal olarak benimsemeyi arzulayabilecekleri herhangi bir ahlaki ilkenin ciddi yansıması olamaz. Sosyal olarak verimsiz olan böyle bir korumacılık sadece bir imtiyaz ve gayet tabi  sadece ayrıcalıklı olanlar için arzulandığı müddetçe istenebilir. Onlar için bile bu duruma, İmtiyazlılar kulübünün haddinden fazla genişlemediği müddetçe caziptir. Hatta ekonomide ne kadar çok imtiyaz elde etme arayışına olan gruplar varsa, ekonomide o kadar çok daha başkaları için cazip olmayan kapsamlı bir korumacılık durumuna doğru çekilir.

            Modern refah oluşturma oyununun kuralları, rekabetçi baskılara açık olma istekliliğini gerektirir ve bu oyunda dayanışmayı uygulamak sadece oyundaki diğer oyuncuların bedelinde, rekabetten korunan imtiyaz arayışından sakınma anlamını ifade eder. Adam Smith’in 1776’ da üzerinde yorum yaptığı, korumacı ayrıcalıkların garantisinde ifade edilen ayırt edici  tutumun ahlaki niteliği şudur: “Vatandaşları herhangi bir çıkarı için herhangi bir şekilde incitmek, başka amaçlarla değil fakat onları daha iyi bir seviyeye getirmek açıkça adaletle ve egemen devletin bütün vatandaşlarının değişik isteklerine borçlu olduğu eşitlik anlayışı ile çelişir”(1981,654)

            Eğer Gauthier’ in ortaya koyduğu gibi insanların herhangi bir ikilemin üstesinden gelemsine yardım edecek kurallar, ahlaki olarak adlandırılmayı hak ederlerse, devlet sübvansiyonları ile canlı kalan, karlı olmayan ekonomik faaliyetleri koruma uygulaması ihtimaldir ki ahlaki olmak ile nitelendirilemez. Aksine her nerede böyle bir korumacı ayrıcalıkların yönetim tarafından garanti edilebilirse üstesinden gelmeden ziyade, herhangi bir hükümlünün ikilemi ortaya çıkarılmış olur: Şöyle ki gittikçe daha çok, kaynakların tekrar dağılım mücadelesinin kara deliğine çekilen bir toplumun ekonomik temelini aşındırmakla tehdit eden korumacılık veya boşluk arama ikilemi Mancur Olson’un “The Rise and Decline of Nations “(Milletlerin Yükselişi ve Düşüşü) adlı kitabında tanımladığı bir süreçtir.

            Burada ahlaki ikilem ile korumacılık ikilemi arasında bir paralel çizeyim. Ahlaki ikilem, diğerleri için daha önce gelmenin, kişisel olarak avantajlı olma gerçeğinden sonuç çıkarır. Kıymetli malları başkalarından kendisine aktararak, gönüllü ticaretten ziyade baskı ve hile ile kişi kazanç elde edebilir. Öncelik, kişinin kendisini  önceliğe karşı korumak için gösterdiği çabalar sosyal olarak verimsiz faaliyetlerdir. Mevcut mal kaynaklarının artışına sağlamazlar. Sadece üretilmiş olan malların oyunda yer alan aktörler arasında nasıl paylaşılacağını etkilerler. Ne kadar fazla öncelik varsa, o kadar az ortaya konacak teşvik vardır ve o kadar az mal vardır. Sadece yeterince önceliği olan teşvikler altında koşullar oluşturarak refahın üretilmesini ümit edebiliriz. Söyle koşulları yasal düzen olarak adlandırabiliriz ve böyle koşulları güvence altına almak devletin başta gelen fonksiyonlarındadır. Etkili korumacı bir devlet bu fonksiyonda tanımlayabileceğimiz gibi iktisat tarihçisi Douglas North’ un ortaya koyduğu gibi, modern iktisadi gelişmelerin temel ön şartıdır. Hatta North’ un ilaveten belirttiği gibi devlet ortada bir nimettir. Devlet, yasalar ile korumacılık temin ederek, refahın üretilmesini sağlayacak koşulları oluşturur. Ön görülen riskler yeterince azaltıldığı için, vatandaşların büyük bir zevkle ürettikleri varlıklarının öncelikli kişiler tarafından tahrip edilemeyeceğini, devletin gözetlediğini bilerek, değerli mallar üretmek için yatırım yapmaları yararlı hale gelir. Benim yasal olarak sahip olduğum şeyleri eğer benden aşırmanın yollarını arayan birisi varsa, çıkarlarımı korumak için devletin güç odakların görev yapmaya çağırabilirim.

 

 

 

 

         Tablo 2  :Korumacılık Çıkmazı    B

 

Rekabeti Kabul Etme

Korumacılık Arayışı (Sübvansiyonlar)

Rekabeti Kabul Etme

 

S;S

W;B

Korumacılık Arayışı

(Sübvansiyonlar)

B;W

T;T

 

      A
              Tercihler : B>S>T>W            B: En İyi Sonuç, S: En İyi İkinci Sonuç

                                                                         T: Üçüncü En İyi Sonuç, W: En Kötü Sonuç

            Bununla birlikte korumacı fonksiyonu içerisinde özel önceliğini azaltırken, devletin kendisi bir öncelik unsuru haline gelebilir. Eğer komşumdan baskıcı bir şekilde para alırsam, devletin yasal unsurlarının yardımını kendi koruması için kullanabilir ve güç  odaklarının önemli bir riskini kendi üzerime gönderebilirim. Hatta transferlerin bana yapıldığı bir fon’a komşumun desteğini gerektiren bir yasanın hükümet tarafından geçirilmesini başarabilirsem, özel önceliğin aksine kamu önceliğini haykırabilecek birisi için devleti vasıta yaparım. Devletin özel gruplara garanti ettiği korumacı imtiyazlar, her nasılsa bunun gibi kamu önceliğinden başka bir şey değildir. Yaptıkları şey, parayı bir grup vatandaşlardan alıp,süreç içerisinde transfer bürokrasisinin daha küçük veya daha büyük kısmının harcamalarıyla diğer kişilerin ceplerine aktarmaktır.

            Alman kömür madencilerinin sübvansiyonlar için lobi faaliyetlerinde bulundukları zaman yaptıkları gibi grupların yaptığı şey, onlara refah aktarımı yapmak  için diğer vatandaşlardan  para alan baskı vasıtaların yönetimden istemeden başka bir şey değildir. Gayet tabi, her bir maden işçisine meşgul olduğu şeyin kamu önceliği olduğu söylenseydi kendisine hakaret edildiği hissine derin bir şekilde kapılırdı ve inandım ki, protestoya katılan madencilerin hepsi olmasa bile çoğu, başka birisinden çalarak özel öncelik vasıtasıyla kendilerin zengin etmeyi hiçbir zaman düşünüyor olamazlardı.  Benim Burada ki konum madencileri ahlaki olarak şüpheli ve dürüst olmayan kişiler olduklarını tasvir ederek onlara hakaret etmek istediğim değildir. Benim buradaki tartışma konum daha ziyade onların ve onların destekleyicisi olan hissedilen ahlaki düşüncelerin, insanların siyasi süreç vasıtasıyla, sosyal olarak verimli olmayan transferler ile planlayabildikleri servet transferleri ile ilgili olarak fazla yapacak bir şeylerin olmadığıdır. Bunun gibi imtiyaz, araştırma faaliyetleri değerli malların bütün kaynaklarını artırmaz, sadece bir toplumdaki insanların farklı gruplarına dağıtılan, üretilen ürünün nasıl olduğunu etkilerler. Özel öncelik problemi hakkında daha önce söylediğim şeye burada da müracaat edilmektedir: Kamu önceliği için ne kadar çok gayret gösterilirse o kadar az servet üretilir ve daha fazla fakir bir toplum oluşur. Bu Douglas North’ un iki ucu keskin bir kılıç olarak devletin şekli ile ilgili olarak tasvir ettiği şeydir. Korumacı devlet olarak, yasal düzenin koruyucusu olarak devlet, vatandaşlarını özel önceliğin tehdidinden koruyarak  servet üretimini kolaylaştırır ve teşvik eder. Bununla birlikte, korumacı bir devlet olarak, korumacı ayrıcalıkları garanti edecek devlet, korumacı fırsat arayıcılığı tarafından yürütülen kamu önceliği türünü davet ederek servet artırımını güçleştirir ve teşvik etmez. Eğer açık rekabetçi ekonomilerin sağladığı yararlara önceden gitmek istemezsek, yansıtılan anayasal anlayışlarımıza karşı işletilen ahlaki fikirlere sahip olmaya güç yetiremeyebiliriz. Bu anlayışlar bize, eğer rekabetin zorluklarını kabullenmek için birlikte teşebbüste bulunursak, hepimiz en iyisini başarabiliriz ve binaenaleyh, rekabetçi iktisadi düzeni sergilemek hepimizin ortak anayasal çıkarıdır. Korumacı ayrıcalıkları araştırma çalışmalarını tanıyarak, açık rekabetçi ekonomi içindeki yaşantımızdaki ortak anayasal çıkarlarımızı korumacı ayrıcalık anlayışlarımızdan sakınarak, alt-yapısal aksiyon anlayışlarına otomatik olarak transfer olmaz. Bu iç görüntü  dönüşümü bizi, şu sonuca götürmelidir: Eğer biz paylaşılan anayasal çıkarlarımızı etkin hale getirmek istiyorsak, altında boşluk arayışı teşviklerinin yeterince azaltıldığı şartları oluşturmaya ihtiyacımız vardır.  Bunun nasıl etkin bir şekilde yapılabileceği kolay bir görev değildir, fakat bu açık bir toplumdaki ordnungspolitik’ in anlatmak zorunda olduğu bir görevdir. Bu ortak anayasal çıkarlarımız ile en geniş ölçüde mümkün olan, içinde kendi çıkarcılığına ikna edilen ekonomik faaliyetin bir çalışma çerçevesini oluşturmak zorunda olduğumuz uygun ordnungspolitik vasıtasıyla olur; sosyal olarak arzulanan şekillerde kendilerinin çıkar davranışlarının tatbikinde fertlerin bulunduğu bir çalışma çerçevesi vasıtasıyla olur. Tekrar belirtiyorum ki, Bu Adam Smith’in görünmez el düşüncesinin arkasındaki programdır ve bu Ordo-Liberal Freiburg okulunun geliştirilmesini araştırdığı programdır.

            Korumacı ikilem ile ilgili olduğu kadar, daha önce tartıştığım ahlaki ikilem ile ilgili olarak ordnungspolitik’ in ve anayasal iktisadın ana mesajı şudur: Böyle bir oyunda kendilerini kazananlar olarak görenler bile devam eden eksik bir oyundan daha önemli avantajların ümit edilebileceği daha iyi bir oyunun oynanmasından ortaya çıkacak olan kazançlar vardır. Kesinlikle, insanlar diğerlerinden daha erken davranarak kazanç elde etmeyi ümit edebilirler.Hatta, bu oyunda kazananların çoğu, uzun vade de koşabilseler bile   rekabetçi bir çalışma ortamının zorluklarını kabul etmekten ve imtiyaz arayışında olmayan ortak bir teşebbüs ile oluşan, pozitif toplu bir oyunun oynanmasından daha iyisini yaparlar. Ahlaki ikilem durumunda olduğu gibi, insanlar korumacı ikileminde karşı karşıya gelerek bulaştıkları,hüküm süren şartlar altında sosyal olarak arzulanan davranışa karşı teşviklerin işe yaradığı müddetçe problemin üstesinden, ahlaki yalvarmalarla gelemezler. Bunun gibi davranışı kabul eden şartlar hüküm sürdüğü müddetçe, imtiyaz arayışına karşı ahlaki kampanyalar yürütmenin hiçbir anlamı yoktur. Korumacı ikilemin sistematik bir tedavisi, ordnungspolitik ile yeterince değiştirilen oyunun kurallarını gerektirir.

            Ahlak ikilem ile korumacı ikilem arasında bir farklılık vardır. Ahlaki ikilem, özel fertler arası ilişkiler hakkındadır. Burada ulusların ahlaki sezgileri genellikle, insanların sosyal ikilemlerini yenmelerine yardım ettiği söylenebilen dikkatli analizleri ışığında yansıtılan ahlaki ilkeleri ile aynı çizgidedir. Korumacılık ikilemi ile ilgili problem, insanların ortak anayasal anlayışları içinde gösterilebilecek, yansıtılan ahlaki ilkeler ile, ulusların ahlaki düşüncelerinin çatışma içinde gözükme gerçeği ile ağırlaşmaktadır. Halka açık konuşmalarda ilan edilen, korumacı imtiyazları arayan gruplar üzerinde büyük harflerle yazılan sezgisel ahlaki dayanışma bir sosyal ikilemin üstesinden gelmeye yardım etmez; fakat aksine aktif bir şekilde, bir sosyal ikilemi,korumacı ikilemin ortaya çıkmasına sebep olur ve devam ettirir. Bu durumda yeterli bir ordnungspolitik için güçleri mobilize edebilmeyi ümit etmeden önce, “ahlaki aydınlanma” anlamında nelere ihtiyaç duyulduğu görülmektedir ki, insanların ortak anayasal çıkarlarının neler olduğunun anlaşılması sağlansın ve ortak anayasal çıkarların paralelindeki, yansıtılan ahlaki ilkeler ile ilgili olan sezgisel ahlaki düşüncelerinin neresinde olduklarını görsünler. Böyle bir “ahlaki aydınlatma” başarılı olsa bile, korumacılık ikilemini çözmeyecektir, fakat yeterli bir ordnungspolitik’in gelişebileceği hakkında yapıcı halk söylemlerinin olduğu zemini hazırlar.

            Başlatmaya çalıştığım tartışma konusuna bir dipnot ile son vermek istiyorum. Ortak anayasal anlayışlarımı ile bazı ahlaki düşüncelerimi arasındaki çelişki bana öyle geliyor ki sadece feodal ve lonca imtiyazların orta çağ düzeninin bozulmasından ortaya çıktığı için açık rekabetçi pazar düzenini rahatsız eden daha genel bir problemin özelliğidir. Servet oluşumu anlamındaki bütün başarılarına rağmen, çok eski tarihlerden bu yana bir düzen olarak hiç kimsenin verimli etkinliğini inkar edemeyeceği, fakat kendine has ahlaki kusuru ile her nasılsa lekelenebileceği düşünülen bir pazar düzeni geniş bir biçimde küçümsenmiştir. Bu ahlaki küçümsemenin kokusu hala en azından Almanya’da halkın pazar düzenini algılamasına çok nüfuz etmiştir ve bunun eski Avrupa’nın diğer bölgelerini de bundan daha az olmayan, bunun fazlasının olduğundan şüpheliyim. Sosyal düzenin sosyalist modeller ile zıtlığı, bu modellerin uygulanması teşebbüslerinde, terörün hep insanlara acı vermiş olmasına rağmen her nasılsa ahlaki olarak üstün olduğu için, daima daha fazla beğeni ile bakılmıştır. 1989’da Sovyet İmparatorluğu’nun yıkılmasına kadar götüren bir yeteneksizlik, vatandaşlarının gönüllü sadık desteklerini almayı hedefleyen, sosyalist rejimlerin yeteneksizliğinin ortaya konulmasına rağmen bugün bile halen ahlaki üstünlük bulutu, sosyalist düşünceleri sarmaktadır.  Her ne zaman ve nerede insanlara kendileri için sosyalist veya pazar ekonomisi toplumlarında yaşama arasında tercih yapma şansı verilse onların tercihi ikincisinden yana olmuştur. Hala pazar toplumlarındaki halka açık yapılan konuşmalarda, rekabetçi pazar düzeninin algılandığı ahlaki rezervasyonlarda bunun hepsini azıcık değiştiği görülmektedir. Bana öyle geliyor ki; hepimizin bağlı olduğu bir iktisadi düzen adil bir şekilde davranan, bizim yansıtılan anayasal davranışlarımızla aynı çizgide olan kamu davranışların geliştirmek zorunda isek eğer, burada geçerli izah edilmeye ihtiyaç duyan bir ahlaki şizofreni vardır. Şayet genel olarak uygulansa, arzu edilmeyen bir toplum düzeni oluşturacak ahlaki ilkeler adına, pazar düzenin ahlaki olarak küçümsememek bir iki yüzlülük veya entellektüel tembellik işaretidir. Korumacı taleplere sempati olduğu kadar, halka açık konuşmalarda, Romantik Sosyalizmin seslendirilmesi, ön sezi ile anlaşılan ahlaki düşüncelerimizin bir kısmını yansıtabilir, Eğer sosyal ve ekonomik yaşantımızı nasıl düzenlememiz gerektiği konusundaki ifadeler olarak, bu ahlaki fikirleri kabul edecek olursak kötü bir şekilde bilgilendirilmiş oluruz. Eğer bu böyle ise, bu şizofreniye bir son vermemiz ve ortak anayasal anlayışlarımızla, örtüşen ahlaki standartlarımızı getirmemiz gerekir. Kendiliğinden oluşan ahlaki sezgilerimizi, istekli bir şekilde kontrol altına alamayabiliriz. Fakat muhtemelen genel ilkeler olarak uygulanmasını görmek bizim çıkarımıza uygun olamayabileceğini bilmeliyiz ki  halka açık konuşmalarda ahlaki fikirleri düşüncesizce ifade etme lüksüne girmeyi kendimize müsaade etmemeliyiz.

 

 

 

 

KAYNAKLAR

 

Böhm, Franz (1960), Reden und Schriften, Karlshure.

Buchanan, James M. (1960), Fiscal Theory and Political Economy–Selected Essays, Chapel Hill.

 

Buchanan, James M. (1977), Freedom in Constitutional Contract–Perspectives of a Political Economist, College Station and London.

 

Gauthier, David (1986), Morals by Agreement Oxford.

 

Gauthier, David (1988), “Morality, Rational Choice, and Semantic Representation” in: Ellen Frankel Paul et al. (eds.), The New Social Constract: Essays–on Gauthier, New York: 173-221.

 

North, Douglass C. (1990), Instutions, Institutional Change and Economic Performance, Cambridge.

 

Olson, Mancur Jr. (1982), A Theory of  Justice, Cambridge, MA.

 

Smith, Adam (1981 [1776]), An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations, Indianapolis.


 


* Viktor J. Vanberg, “Constitutional Economics, Ethics and Ordnungspolitik” in: James M. Buchanan, The Economists’ Vision, Essays in Modern Economic Perspectives, Bettina Monisen (Ed.)  Frankfurt/New York Campus Verlag 1998, pp. 22-56   

 

[1] Hayek (1973, 4f.) ,Law Legislation and Liberty (Vol.I: Rules and Order), London and Harley “Uygun Sosyal Düzen” konusunun araştırılması hakkında şöyle der: Bugün uygun sosyal düzen sorunu ekonomi, hukuk, politika bilimi, sosyoloji ve ahlak gibi bilimlerin farklı açılarıyla incelense de, problem bütün olarak incelendiğinde çözüme kavuşur. Bu disiplinlerin en eski ikisi, ekonomi ve hukuktan daha belirgin uzmanlıklara ayrılmanın herhangi bir kötü etkisi de yoktur. Liberal anayasacılığın temel kavramlarını oluşturan 18. yüzyıl düşünürleri David Hume ve Adam Smith’ i hala “kanun yapma bilimi” olarak adlandırılan konuyla uğraşmaktaydılar. Araştırmanın bir zamanlar en genel alanının ne olduğu konusunu, çeşitli alanlara bölmenin en ciddi etkisi, sallantıda kalan durumlar yada sosyal felsefe olarak adlandırılan konular oluşturmaktadır.

 

[2] J.M. Buchanan [(1977,5) Freedom in Constitutional Contract-Perspectives of a Political Economist, College Station an London] makalelerinin toplamının yer aldığı bir eserin giriş bölümünde, kendi araştırma programı için şunları söylemiştir; Bu kitapta amacım iyi yada kötü bir şekilde, öncelikle anlayış ve sonra yapıcı değişim sayesinde gerçekleşen anayasacı-sözleşmeci düzenin özelliklerini ana hatlarıyla anlatmaktır. Pazar ekonomisi (temel olarak Adam Smith tarafından araştırılmıştır.) sosyal düzenin gerekli- aslında en önemli parçasıdır. Ama ekonomi tek başına işlemez, kanun ve kurumlarla birleştirilmelidir. Modern ekonomistler bir ekonomik sistemin işleyişi için gerekli anayasal-kurumsal veya taslak ihtiyaçların çoğunlukla görmezden gelmişlerdir.

 

[3] 1990’ da J.Buchanan,.Richard Wagner ve ben, Anayasal İktisat (Constitutional Political Economy) yayınını çıkarmaya başladığımız zaman, Ulysses imajını, onun gemi direğine bağlı şekilde derginin ön kapağında ortaya koymaya karar verdik. Bunu şimdi ve yıllardır yardımcı editörümüz olan ve bu yayının basılmasında en önemli rolü oynayan eşim Monika Vanberg’ in önerisine uyrak yaptık.       

 

[4] D. Gauthier [(1986,7), Morals by Agreement, Oxford] : Ahlaki olmaktan, geleneksel olarak kişisel çıkarların takibindeki pratik olmayan bir baskıyı kapsamak anlaşılır.

 

[5] Benzer şekilde, Buchanan [(1960,115), Fiscal Theory and Political Economy-Selected Essays, Chapel Hill] şunu not etmektedir : “Galiba, herhangi bir zamanda hırsız olan kişiler, hırsızlığı önlemek içinde dizayn edilen yasaları güçlendirmişlerdir.” 

 

[6] John Rawls [(1971,57) A Theory of Justice, Cambridge, M.A.] bu konu üzerinde şu yorumu yapmaktadır : İdeal kurallar oluşturulmalıdır, böylece sosyal olarak arzulanan sonuçlarda hareket etmek için, insanlar en önemli çıkarları tarafından yönetilsinler. Mantıksal planları tarafından rehberlik edilen fertlerin idaresi mümkün olduğu kadar çabuk koordine edilmelidir, onlar tarafından belki ön görülen ve hatta beklenilmeyen sonuçların çıkarılmasını başarması gerekir; Kaldı ki bunlar sosyal adalet tarafından en iyi olanlardır. Bentham bu koordinasyonu çıkarların suni kimliği olarak düşünür, Adam Smith ise bunu görünmez el’in işi olarak düşünür. İdeal yasa yapıcının hedefi kanunlar yapmak, ideal ahlak bilimcisinin ise reformlarını uygulamaya koyma çabasıdır.  

 

[7] Bir gazete makalesinde (Frankfurter Allegmanie Zeitung,14.3.1997 “Die Langste Nacht”) bir madenci böyle bir ahlaki dayanışmaya açık ve net bir şekilde başvuracağı ifadesiyle aktarılmaktadır.( Eğer madenciler yarın bu mücadeleyi kaybederlerse, bu endüstrinin sonu olacaktır ve daha sonra başka bir endüstrinin sonu gelecektir.Bu er veya geç her birimize olacaktır.) Bu düşüncenin saçmalığı, er veya geç bütün endüstrilerin sübvansiyonlar ile kapatılması zorunluluğu açıkça görülebileceği gibi, yazarın tırnak içine aldığı düşüncesinden uzakta bulunmamaktadır.