sosyal devletİn ortaya çikişi ve gelİŞİMİ

 

 

ilk uygulamalar

 

            Refah devleti uygulamalarının kökleri  çok eski zamanlara, ortaçağa kadar uzanmaktadır. İlkçağlarda, Eski Yunan ve Roma'da devlet, sadece sınırlı bir halk kesimine yani politikacılarına, komutanlarına, filozof ve sanatçılarına hizmet eden, onların çıkarlarını koruyan bir kurum niteliğinde idi. Bu çağın devleti, sosyal devlet kimliğiyle hiç bir ilgisi olmayan, sosyal sorunlarla ayrıcalıklı sınıfların gözüyle uzaktan bakan bir tutum içinde bulunmaktaydı (Talas, 1991, s. 92-93).

            Ortaçağ'a gelindiğinde ise Eski Yunan düşüncesi bir ölçüde etkili olmaya devam ederken özellikle Hristiyanlığın Avrupa'da hızla yayılması ile birlikte Hıristiyan düşüncesinin ekonomik ve sosyal hayatta oldukça etkili olmuştur. Ortaçağ'da dini inanışların da etkisi ile mülkiyet, ticaret, adil fiyat, adil ücret gibi konular yoğun bir biçimde tartışılmıştır (Ölmezoğullari, 1999, s. 41-42; Talas, 1991, 94). Örneğin St. Thomas d'Aquin'e göre ticaret ancak doğru, adil olduğu takdirde meşrudur. Yani değişime konu olan mallar eşit değerde olmalıdır. Burada bir adil ya da doğru fiyat görüşü bulunmaktadır. Adil fiyat yaklaşımında ticaret yoluyla zenginleşmeyi önleme anlayışı vardır. Özel mülkiyeti benimseyen ancak zenginliğin insanlar arasinda eşitsizlik doğruduğunu vurgulayan bu dönemin düşüncesine göre, kişilerin servet sahibi olmalari yasaklanmamaliydi. Ancak kişiler de aşiri servet hirsina kapilmamali ve servetlerini sosyal hizmetlere yönelterek, kabul edilebilir kilmaliydilar. Bunun yaninda adil fiyat yaklaşimi, üretici ve tüketicinin birbirlerini ekonomik konjontürden yararlanarak sömürmelerini önleme düşüncesi de taşımaktadır ve kimi düşünürler adil fiyatlara ulaşabilmek için gerektiğinde devletin müdahale etmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

            Ortaçağ düşüncesinde çalışmaya ve çalışmanın karşılığı olan ücrete ise özel bir önem verilmiştir. İlkçağlarda bedensel çalışma bir çok düşünüre göre aşağılayıcı bir nitelik taşırken, Ortaçağ düşünürleri her türlü çalışmayı onur verici ve kutsal saymıştır. Buna bağlı olarak kişilerin çalışmalarının karşılığını almaları da meşru ve kutsal bir hak olarak kabul edilmiştir. Ortaçağ'da üzerinde önemle durulan adil ücret yaklaşimi da bu görüşleri destekler bir nitelik taşimaktadir. Gerçekten Ortaçağ düşüncesine göre adil ücret; “düzenli ve dengeli bir toplumda sağlikli, tutumlu ve çalişkan her insanin;  emeğinin karşiliği olan ve ailesinin geçimini sağlamasina ve gelecek için belirli bir miktar birikim yapmasina imkan verecek düzeyde bir gelire eşit olan”  ücret düzeyini ifade etmektedir (Talas, 1991, s. 94-95). Adil ücret yaklaşimi Ortaçağ’da son derece etkili olmuş ve bu dönemde ücretler gerçekten genel olarak belirli bir seviyeyi korumuştur.

            Batili ülkelerdeki bu gelişmeler yaninda, 7. yüzyilda İslam dininin doğuşu ve yayginlaşmasi ile Doğulu ülkelerde de sosyal devlet anlayişina  oldukça yakin uygulamalar söz konusu olmuştur. İslam’da devlet, halki kendisine tebaa olarak kabul edip, onlar üzerinde hüküm süren bir kuruluş değil, halka hizmet götüren ve her bakimdan onun güvenliği, refah ve mutluluğu için çalişan bir kuruluştur. Devlet tahsil ettiği gelirlerle halka hizmet ve yardim götürmek zorundadir. Devlet hizmetlerinden herkes faydalandirilir. İslam dininde, bireylerden toplanan vergilerin bir kismi doVrudan yoksul ve yetimlerin hakkidir. Devlet bütçe veya zorunlu sosyal sigorta araciliği ile zenginlerden sağladiği gelirlerin bir bölümünü dar gelirlilere veya hiç geliri olmayanlara aktararak sosyal güvenliği ve adil gelir dağilimini gerçekleştirmiştir. Görüldüğü gibi, İslam Devleti’nin sosyal refah anlayişi, günümüz sosyal devlet anlayişina oldukça benzer nitelikler taşimaktadir.

            Sonuçta, genel olarak, Ortaçağ’da devlet anlayişinin bir çok bakimdan sosyal devlet anlayişina yaklaştiği söylenebilir. Ancak, dünyada  sosyal refah alanında daha  Ortaçağ'da yaşanan bu gelişmelere  karşın, bugün bildiğimiz anlamda refah devleti uygulamalarının ortaya çıkışına ilişkin genel kabul, Batılı ülkelerde refah devleti uygulamasının İngiltere'de 1601 Yoksullara Yardım Yasası ile başladığı şeklindedir. Yukarıda belirtildiği üzere diğer ülkelerde olduğu gibi İngiltere’de de Ortaçağ'da refah alanında bazı uygulamalar söz konusu olmuştur. Ortaçağ'da İngiltere’de devleti yoksullara yardım etmeye yönelten ilk nedenler başlıca sosyal karışıklık endişesi ve 1348-49 Kara Ölüm’den  (Black Death) sonraki yıllarda kronik işgücü kıtlıkları korkusuydu (Barr, 1993, s. 14). Devlet, bu doğrultuda 1351 İşçi Kanunu (Statute of Labourers) ve 1388 Yoksullara Yardım Yasası (the Poor Law Act)  ile ücretleri ve emek kesimindeki isyanları kontrol etmeye çalışmıştır. 1576 tarihli Yoksullara Yardım Yasası’nda (The 1576 Poor Relief Act) ise “yoksulları işe yerleştirme” anlayışı benimsenmiş ve eğer sağlıklı bir kişinin yardıma ihtiyacı varsa, ona iş bulunması gerektiği kabul edilmiştir (Barr, 1993, s. 14).

            İngiltere’de düşkünler önceleri manastırlar tarafından gözetilirdi. Nüfus hareketleri başlayınca manastırlar yardımlarında yetersiz kalmış ve Kraliçe Elizabeth 1601’de Yoksullara Yardım Yasası’nı (Poor Relief Act) çıkararak ülkede her idari birimin kendi bölgesindeki yoksullara sahip çıkmasını sağlamıştır. Yasaya göre, mülk sahiplerinin ödeyecekleri vergilerle hastaneler, çalışabilecek durumda olanlar için “çalışma evleri” kurulacaktı (Sözer, SDU, s. 50).

            1601 Yoksullara Yardım Yasası (The 1601 Poor Law Act) esasen, 1576 Yasası üzerine inşa edilmiştir. İki esası vardır (Barr, 1993, s. 14): Her bölgenin kendi yoksulları için sorumluluğa sahip olduğunu kabul eder ve farklı gruplara ayrılan yoksul insanlara farklı davranılmasını öngörür. “Güçsüz yoksullar” yani yaşlılar ve hastalar, “düşkünler evi”nde (almshouse) barındırılır. “Sağlıklı ve güçlü” yoksul kişilere” “ıslah evleri”nde (başlangıçta bu evler barınmaya ayrılmamıştır) iş verilmesi gerekmektedir. Temel prensip, çalışamayacak durumda olan yoksulların bakılması ve çalışabilecek durumda olanların ise çalıştırılmasıdır.

            Bu düzenleme, yaklaşık 200 yıl kabul edilebilir bir şekilde devam etmiştir. Ama en sonunda, bu yasanın, yerel olarak finanse edilen ve endüstri-öncesi ekonomiye uyumlu kurumları artan nüfusun, artan sosyal mobilitenin, sanayileşmenin ve ekonomik dalgalanmaların baskısıyla karşılaşmıştır. 1795’e kadar savaştan kaynaklanan enflasyon ve yiyecek kıtlıkları ve kötü hasatlar işsizliği arttırarak yoksulluğu yaygınlaştırmış ve çeşitli yerel girişimlere yol açmıştır. Bu girişimlerin önemi, yardımı çalışan insanlara kadar genişletmiş olmalarıdır.  Bu dönemde yoksullara yardım, ister doğrudan yasaya ister ortaya çıkan yerel değişikliklere bağlı şekilde olsun, sosyal açıdan daha sonraki uygulamalardan daha az onur kırıcı bir niteliğe sahip olmuştur (Barr, 1993, s. 14).

            Yoksullara Yardım Yasası, dönemin iktisatçıları tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Faydacı felsefenin öncüsü olarak kabul edilen Jeremy Bentham yasanın, faydalananlar açısından ahlaki dejenerasyona neden olduğunu;  Thomas Malthus yoksullara yardımın aşırı nüfus artışına yol açtığını ve David Ricardo ise ücretleri düşürerek, böylece yoksulluğu şiddetlendirdiğini iddia etmiştir (Barr, 1993, s. 14-15). Bu teorik iddialardan daha önemli olan ise, yoksullara yardım maliyetlerinin kısmen artan fiyatlara (özellikle ekmeğin fiyatı) bağlı olarak kısmen de Napolyon Savaşlarından dönen askerler nedeniyle işsizliğin artması sonucunda yükselmesidir. Sonuç olarak yerel gelirlerden karşılanan maliyetler çarpıcı şekilde artmıştır (Barr, 1993, s. 14-15).

            1830’larda, nüfusu 14 milyon olan İngiltere’de tarımsal faaliyetten imalata geçiş süreci başlamış, köylerin nüfusu azalırken, kasabalarınki giderek artmıştı. Dolayısıyla, zirai toplum modeline göre çıkarılan yoksul yasaları toplumun ihtiyaçlarının gerisinde kalmış, sosyal düzen 1860’larda tamamen krize girmişti (Sözer, SDU, s. 50).

            1834 tarihinde çıkarılan ve Yoksullara Yardım Yasası’nda değişiklik yapan yasa (the Poor Law Amendment Act 1834), tarihçiler arasındaki uyuşmazlıklara karşın, önemli yönleri itibariyle, büyük ölçüde Yoksullara Yardım Raporu’nun (The Poor Law Report) tavsiyelerini uygulamak amacıyla hazırlanmıştır. Laissez faire görüşüne dayalı olarak hazırlanan Rapor,  yoksullara yardımda üç prensibe dayalı yeni bir sistem ortaya koyuyordu (Barr, 1993, s. 16): yardım alma koşullarının ağırlaştırılması ya da güçleştirilmesi, ıslahevi testi ve idari merkeziyetçilik. Yardım alma koşullarının ağırlaştırılması 1834’ün merkezi doktriniydi. Ancak bu prensibin yaşlılara ya da hastalara uygulanması amaçlanmıyordu, yalnızca sağlıklı ve çalışabilecek durumda olan yoksul kişilere uygulanacaktı. Böylece, yardımların bu kişileri çalışmak yerine tembelliğe sevketmesi önlenmek isteniyordu. Islah evi testi (yani ıslahevinde yaşamak şartıyla yardımdan yararlanma) temel bir prensip değildi ama basitçe yardım alma koşullarının ağırlaştırılması prensibini güçlendiren bir araçtı. Islah evi kişilere, en kötü durumda olan işçinin yaşam standartlarının altında bir yaşam düzeyi sağlıyordu. Merkezileşmenin amacı ise, yerel düzeyde rüşvetten kaçınmak, tekdüzeliği sağlamak, maliyet-etkililiği arttırmak ve emek mobilitesini teşvik etmekti.

            1601 Yasası  ve 1834 prensipleri arasındaki fark önemlidir. 1601 Yasası, onurlarını kırmadan sağlıklı yoksullara iş verme amacındaydı. 1834 Yasası ise, yardımları büyük ölçüde tatsız ve üstelik onur kırıcı bir niteliğe sahip kılarak, yardım taleplerini-isteklerini engellemeyi amaçlamıştır (Barr, 1993, s. 15). Sanayileşmenin başladığı bu dönemde Ricardo’nun liberal felsefesi devletin ekonomik ve sosyal görüşlerine hakimdi. Dolayısıyla bu yaklaşım dönemin devlet anlayışına uygun düşmekteydi. Uygulamada, 1834 Yasası’nın etkisi  öngörülenden daha az olmuştur. Yoksulların çoğu ıslah evlerinin katı koşullarını kabul etmeye zorlanmış, diğerleri de bundan kaçınmak için çok kötü yaşam şartlarına maruz kalmıştır. Bununla birlikte büyük acımasızlığı nedeniyle sistem, zaman içinde değişim için bir zorlayıcı güç olmuştur. Böylece 1834 Yasası daha sonraki gelişmelerin köklerinden biri olarak görülebilir (Barr, 1993, s. 16).

            Kapitalist sistemin beşiği olan İngiltere, 1601 ve 1834 Yasaları ile Batılı ülkelerde yoksullara yardım alanında öncü olduğu gibi, çalışma hayatında da ilk sosyal mevzuatın çıkarıldığı ülke olmuştur. İşçilere 1824 yılından itibaren örgütlenme hakkı tanınmıştır. Robert Owen’in çabaları ile 1801’den başlayarak çocukları kapsayan koruyucu sosyal mevzuatın oluşturulmasına girişilmiştir. 1840’tan sonra Fransa da bu alanda İngiltere’yi izlemeye başlamıştır (Talas, 1999, s. 119).

            Almanya, 1815’te henüz sanayileşme sürecine girmemişti ve İngiltere’ye nazaran geriydi. Bu ülkede sanayileşme 1830-1840’lı yıllarda başlamış; 19. yüzyılın ortalarında kitlesel olarak yoksulluk içinde bulunan işçiler önemli bir sosyal sorun haline gelmişlerdi (Sözer, SDU, s. 3). Almanya, kısmen sosyal huzursuzluk korkusuyla, kısmen de sosyalist harekete karşı olarak, 1880’de sosyal sigortaya başlamıştır.  Yeni Zelanda, büyük ölçüde ihracata bağlı ekonomisi artan uluslararası rekabetle karşı karşıya kalınca ulusal etkinlik nedeniyle 1898’de primsiz emekli aylığı uygulamasına başlamıştır. İrlanda, Danimarka, Avusturya, Çekoslavakya ve Avustralya da 1908’e kadar bazı sosyal yasalar kabul etmiştir (Barr, 1993, s. 22).

            İsveç, gelişmiş bir ulusal bürokrasiye ve bir çok ülkeye göre daha eskilere dayanan bir merkezi devlet geleneğine sahipti. İsveç'te eğitim 1842’den beri zorunlu olmuş, 20. asrın başında devletin hastalık ve mesleki kaza sigortasına desteği yasalaşmış ve bu ülke 1913’te evrensel ve zorunlu yaşlı aylıkları sistemini ilk kuran ülke olmuştur (Pierson, 1991, s. 121).

            ABD’nde ise, 20. asra kadar yoksullara kamu yardımı geniş ölçüde yerel yönetimlerin kendi yoksullara yardım kanunlarına göre sınırlı ölçüde sağlanmış; Federal düzeyde kamu yardımı ise büyük ölçüde Sivil Savaş’ta görev yapmış Kuzeyli askerlere ödenen aylıklarla sınılı olmuştur  (Pierson, 1991, s. 119). 1935’e kadar, felaket zamanları hariç, sağlıklı-güçlü bir kişinin çalışmaksızın, kamu yardımı alarak hayatını sürdürebileceği  düşünülmemiş; hayırseverlik temeline dayanan kamu yardımı, yararlananlar açısından genellikle sosyal açıdan onur kırıcı bir uygulama olarak kabul edilmiştir  (Barr, 1993, s. 27-28).

            Refah devletinin ortaya çıkışı ve gelişimini, çeşitli ülkelerin temel refah programlarına giriş tarihlerini gösteren tablo yardımıyla özetleyebiliriz. Daha önceki paragraflarda belirtildiği gibi "refah devleti uygulamaları" çok eski zamanlara dayanmaktadır. Bununla birlikte; bugün bildiğimiz anlamda "refah devleti"nin ortaya çıkışı hususunda genel kabul ise; refah devletinin 19. yüzyılın ortalarında ilk öğretimin kamuca sağlanması ve daha belirgin olarak ise, 1883 yılında Bismarck’ın ilk kez sosyal sigorta programını yasalaştırması ile resmen başladığı şeklindedir (Gough, NPD, s. 895). Tablo x deki veriler, ilk öğretim ve bazı öncü yasalar hariç, refah devletinin gerçekten 20. yüzyılın ürünü olduğunu açıkça göstermektedir. Bunun yanında, ülkelerin refah sistemleri arasında, faaliyet alanı ve model itibariyle belirgin farklılıklar olduğu da görülmektedir.

      Tablo: Çeşitli Ülkelerde Sosyal Refah Programlarının Başlangıç Tarihi

Programın Adı

Programın Başlangıç Tarihi

 

Almanya

Birleşik Krallık

İsveç

Fransa

İtalya

ABD

Kanada

Sosyal Sigorta:

   Endüstriyel Kaza

   Hastalık

   Emekli Aylıkları

   İşsizlik Sigortası

   Aile ödenekleri

   Sağlık Sig./Hizmeti

 

1884

1883

1889

1927

1954

1880

 

1906

1911

1908

1911

1945

1948

 

1901

1910

1913

1934

1947

1962

 

1946

1930

1910

1967

1932

1945

 

1898

1943

1919

1919

1936

1945

 

1930

-

1935

1935

-

-

 

1930

1971

1927

1940

1944

1972

 

 

 

 

 

 

 

 

Kişisel Gelir Vergisi Uygulaması

1920*

(1873)

1918

1903

1960

1923

1913

v.y.

 

 

 

 

 

 

 

 

Eğitim:

   *Okuma Bilmeyen

      Yetişkinlerin Sayısı    

       İlk Kez < %20

 

   *Orta Öğretime Kayıt    

         İlk Kez > %10

 

   *Üniversiteye Kayıt    

        İlk Kez > %10

 

1850

 

 

 

1925

 

 

1975

 

1880

 

 

 

1923

 

 

1973

 

1880

 

 

 

1937

 

 

1968

 

v.y.

 

 

 

v.y.

 

 

v.y.

 

v.y.

 

 

 

v.y.

 

 

v.y.

 

1870

 

 

 

1915

 

 

1946

 

v.y.

 

 

 

v.y.

 

 

v.y.

NOT: “Sosyal sigorta”, zorunlu devlet sigortasını ifade etmektedir. İşverenlerin belirli gruplara yönelik hukuksal ya da sosyal yardım programları yükümlülüğünü kapsamaz.

* Prusya’da 1873 yılında başlamıştır.

v.y.=Veri Yok

Kaynak: Gough, NPD, s. 895.

 

            OECD ülkelerinde sosyal sigortaya giriş tarihlerini gösteren Tablo 1 ve çeşitli ülkelerde ana refah devleti programlarının başlangıç tarihini gösteren Tablo 2 yardımı ile refah devletinin ortaya çıkışı ve gelişimini farklı bir açıdan da değerlendirebiliriz.

 

Tablo : OECD Ülkelerinde Sosyal Sigortaya Giriş

 

Endüstriyel Kaza

Sağlık

Emekli Aylıkları

İşsizlik

Aile Ödenekleri

Belçika

1903

1894

1900

1920

1930

Hollanda

1901

1929

1913

1916

1940

Fransa

1898

1898

1895

1905

1932

İtalya

1898

1886

1898

1919

1936

Almanya

1871

1883

1889

1927

1954

İrlanda

1897

1911

1908

1911

1944

İngiltere

1897

1911

1908

1911

1945

Danimarka

1898

1892

1891

1907

1952

Norveç

1894

1909

1936

1906

1946

İsveç

1901

1891

1913

1934

1947

Finlandiya

1895

1963

1937

1917

1948

Avusturya

1887

1888

1927

1920

1921

İsviçre

1881

1911

1946

1924

1952

Avustralya

1902

1945

1909

1945

1941

Y. Zelanda

1900

1938

1898

1938

1926

Kanada

1930

1971

1927

1940

1944

ABD

1930

-

1935

1935

-

       Kaynak: Pierson,  (1991), s. 108.

 

     Tablo : Çeşitli Ülkelerde Ana Refah Devleti Programlarına Giriş

 

Birinci

İkinci

Üçüncü

Endüstriyel Kaza Sigortası

Almanya

(1871)

İsviçre

(1881)

Avusturya

(1887)

Sağlık

Almanya

(1883)

İtalya

(1886)

Avusturya

(1888)

Emekli Aylıkları

Almanya

(1889)

Danimarka

(1891)

Fransa

(1895)

İşsizlik

Fransa

(1905)

Norveç

(1906)

Danimarka

(1907)

Aile Ödenekleri

Avusturya

(1921)

Yeni Zelanda

(1926)

Belçika

(1930)

Erkeklere Oy Hakkı

Fransa

(1848)

İsviçre

(1848)

Danimarka

(1849)

Evrensel Oy Hakkı

Yeni Zelanda

(1893)

Avustralya

(1902)

Finlandiya

(1907)

      Kaynak: Pierson, (1991), s. 109.

            Tablo 1 ve Tablo 2’de sunulan verilerden görüldüğü gibi, Almanya’nın sağlık sigortasını başlattığı 1883 ve I. Dünya Savaşı’nın patlak verdiği 1914 tarihleri arasındaki 30 yıllık dönemde, ABD ve Kanada hariç incelenen tüm ülkeler, bazı devlet-destekli işgücü tazminatı sistemlerini uygulamaya başlamışlardır. ABD’de bile dönemin sonuna doğru federe devletler düzeyinde refah arzında  önemli ilerlemeler olmuştur (Pierson, 1991, s. 107-108). Aynı dönemde 13 Avrupa ülkesinin 11’i sağlık sigortasını destekleme yönünde tedbirler almaya  ve 9’u ise yaşlılara aylık bağlanması yönünde yasaları uygulamaya başlamıştır. İşsizlik tazminatı, uygulamaya konan başlıca dört sosyal sigorta tedbiri içinde sonuncusu olmasına karşın, 1920’ye kadar 10 Avrupa ülkesi, işsizliğin sonuçlarına karşı koruma sağlamada devletin sorumluluğunu esas alan çeşitli programlar kabul etmişlerdir. Tablo 1’de ayrıca görülmektedir ki, çoğu ülke için aile ödenekleri, refah yasalarının “ikinci dönemine” aittir. Söz konusu devletlerin yalnızca üçte biri 2. Dünya Savaşı’nın çıkışına kadar olan dönemde aile ödeneklerini yasalaştırmıştır.

 

 I. ve II. Dünya Savaşları Arası Dönem: 1914-1945 Dönemi

            1914  yılında I. Dünya Savaşının başlaması ile kapitalist ülkelerde hükümetlerin ekonomik ve sosyal hayata müdahaleleri artmış,  savaşın getirdiği olağanüstü şartlar nedeniyle parlamentoların yetkileri kısıtlanmıştır. Savaş sonrasında ise, bir yandan savaştan etkilenen tüm ülkelerde savaşın yol açtığı tahribatın giderilmesi ve savaş borçlarının ödenmesi gereği, diğer yandan Almanya’nın karşılaştığı enflasyon, Rusya’nın sosyalist düzene geçmesi vb., dünyada birçok ülkenin yeni bir döneme geçmesine yol açan koşulları  doğurmuştur. İtalya faşizme geçmiş, diğer ülkelerde ise devletçilik ve ekonomik planlama uygulamalarına yönelik  girişimler başlamıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, savaştan etkilenen milyonlarca insanın talepleri, devletin başta  konut, sağlık, emekli aylığı ve rehabilitasyon olmak üzere bir çok alanda sorumluluklarını arttırmış; savaş zamanının acil ihtiyaçları nedeniyle artan kamu harcamaları savaş sonrasında tamamiyle eskiye düzeylerine dönmemiştir. Politikacı, bürokrat ve vergi mükellefleri de bu duruma uyum sağlamış ve devlet kontrolü ve müdahaleleri savaş sonrasında  da artarak devam etmiştir (Pierson, 1991, s. 117-118).

            Bu dönemin belirgin özelliği artan refah harcamalarıdır. İki Savaş arasındaki bu dönem “Consolidation (Konsolidasyon)” yılları olarak bilinir (Pierson, 1991, s. 125). Kendinden önceki 25 yılın yoğun yenilikleri ve 1945 sonrası olağanüstü büyüme dönemi arasına düşen iki dünya savaşı arasında yer alan bu dönem, çoğu kez refah devletinin oldukça sakin, hareketsiz bir dönemi olarak tanımlanır.

            Bazı iktisatçılara göre, refah devletinin II. Dünya Savaş sonrası dönemde gösterdiği olağanüstü gelişmenin temeli 1920’ler ve 1930’larda atılmıştır. Douglas Ashford bu dönemi şöyle tanımlamaktadır: “Bu dönem, 1945 sonrası refah devletinin gelişmesi için gerekli ortamı hazırlayan, sosyal politikanın tam anlamıyla  ulusallaştırılmasına karşı mevcut olan ciddi engellerin kaldırıldığı dönemdir.” Örneğin, Birleşik Krallık’ta, İsveç ve ABD’de, bu dönem, savaş sonrası refah devletinin dayandığı daha müdahaleci yönetim biçimine ilişkin kurum ve uygulamaların oluşturulmasında belirleyici olan dönemdir. Ayrıca hükümetler, bu dönemde ekonominin makro yönetimi ve tam istihdamın sürdürülmesinde aktif ve müdahaleci bir yol izleme imkanı açısından  yeni tercihlerle karşı karşıya kalmışlardır. Middlemas, savaşlar arası dönemin Birleşik Krallık’ta ilk kez devletin, örgütlü sermaye ve örgütlü işgücünün çıkarlarının görüşülmesi ve uzlaştırılmasına dayalı yeni bir yönetim sisteminin oluşturulduğu dönem olduğunu ileri sürmektedir (Pierson, 1991, s. 116). Bu sistem, sosyal politikanın teşviki yoluyla sınıflar arası çatışmaların hafifletilmesi ve sistemik krizlerden kaçınma amacına yönelikti.

            Bu dönemde devlet, özellikle kapsam ve maliyet açısından, sosyal refah faaliyetlerini azaltmıştır. 1880-1920 dönemi, refah devletinde yasal yeniliklerin olduğu dönemdir. Refah devletinin mali sonuçları ise ancak 1920’lerde açıkça ortaya çıkmaya başlamıştır. İlk kurulan sosyal sigorta sistemlerinin çoğu, sadece çok yoksul kişiler için  çok düşük düzeylerde faydalar sunmuştur. Bu dönemdeki sigorta programlarının finansmanında devletin katkısı da oldukça sınırlı tutulmuş, gerekli fonların sağlanmasında potansiyel yararlanıcıların ve onları istihdam edenlerin primleri esas alınmıştır (Pierson, 1991, s. 117). Bununla birlikte, 1. Dünya Savaşı sonrasında, 1914 yılından önce yapılan yasal düzenlemelere dayanan sigorta ve aylık ödemelerinin vadesinin gelmesi nedeniyle 1920 ve 1930’ların başında sosyal harcamalarda bir artış meydana gelmiştir. Aslında sosyal harcamaların, yasal ya da idari girişimlerden ziyade, aylık haklarının vadesinin gelmesi ve demografik değişimlerden kaynaklanan bu doğal büyüme eğilimi, refah devletinin her dönemde belirgin bir niteliği olmuştur (Pierson, 1991, s. 117).

            1930’ların başında 1929 yılında ortaya çıkan ekonomik durgunluğun derinleşerek devam etmesi, sosyal refahın sağlanmasında ilk temel kısıntıların yapılmasına yol açmıştır. 1920’den 1940’a kadar İngiltere’de işsizlik oldukça yüksek seviyede seyretmiş ve bunun sonucunda işsizlik sigortası gerçekte çökmüştür. Diğer ülkelerin çoğunda da bu alanda  yaşanan sorunlar, tartışmalar ve çözümler benzer niteliklere sahip olmuştur (Barr, 1993, s. 24). İngiltere’de 1920’lerin sonunda politik alandaki temel sorunlardan biri işsizlere sağlanacak faydaların nasıl düzenlenip finanse edileceği, diğeri ise genel olarak ekonomik kriz ve özellikle işsizliğin nasıl azaltılabileceği idi. Ünlü İngiliz iktisatçılarından John Maynard Keynes, Liberal Parti’nin ve diğer partilerden bazı politikacıların da desteğiyle kamu harcamalarının arttırılmasını savunuyordu. Ramsay McDonald gibi muhafazakarlar ise, geleneksel ortodoks görüşü izleyerek, harcamalarda indirimi, dengeli bütçeyi ve daha düşük düzeyde bir borçlanmayı savunuyorlardı (Barr, 1993, s. 25). 1931 Krizinde muhafazakarların görüşleri hakim olmuş ve sonuçta harcama kesintileri karşısında, işsizlik artmıştır.

            1930’lar, oldukça farklı ve çoğu kez birbirinin zıddı niteliklere sahip olan ABD ve İsveç refah devleti rejimlerinin gelişimi açısından da ayırt edici bir dönemdir. En gelişmiş ve en az gelişmiş refah devleti tiplerine sık sık örnek gösterilen bu iki refah devletinin orjinlerinin, özellikle modern akademisyenlerce, oldukça benzer olduğu düşünülmektedir (Pierson, 1991, s. 118-119). Her iki ülkede de refah devletinin bu yükseliş döneminde önemli politik düzenlemeler söz konusu olmuş ve hükümetin doğal partisi olarak sırayla Demokratlar ve Sosyal Demokratlar iktidara gelmişlerdir.

            Büyük depresyonun ortaya çıktığı ülke olan ABD, müdahaleci kapitalizmin de ortaya çıktığı ilk toplumlardan biridir. 1933 yılında Başkan olan Roosevelt, üç yıldan beri tüketilemeyen aşırı bir üretime, gittikçe düşen fiyatlara ve artan işsizliğe karşı New Deal politikası olarak anılan bir dizi önlem alarak uygulamaya koymuştur. Roosevelt yönetimine gelinceye kadar ABD'de çalışma hayatına ilişkin bir sosyal politikanın var olduğunu söyleme olanağı yoktur. İşçi-işveren ilişkileri daha çok özel ve kişisel sözleşmeler düzeyinde oluşmakta idi. Toplu iş sözleşmeciliği de işverenlerin sendikalara karşı olumsuz tutumları sonucu ancak 1935'ten sonra yasal gelişme olanaklarına kavuşuyordu. En az ücretin saptanması, sendika ve toplu sözleşme hakkı ve sosyal güvenlikle ilgili ilk önemli önlemler de 1935 yılında alınmıştır (Talas,1999, s. 133, 142).

            New Deal’in sosyal yönü, 1935 Social Security Act (Sosyal Güvenlik Yasası) ile somutlaşmıştır. Yasa ile, geniş ölçekli bir sosyal güvenlik programı oluşturulmuş; iki temel sigorta programı (Federal Devlet İşsizlik Sigortası Programı ve Federal Devlet Yaşlı Aylıkları Programı) ve üç temel yardım şekli (Yoksul bakıma muhtaç çocuklara, körlere ve yaşlılara yardım) öngörülmüştür. 1935 Yasası, böylece, Amerikan refah devletinin doğuşunu  simgelemiş, onun büyümesi ve gelişmesi için bir temel oluşturmuştur (Pierson, 1991, s. 118, 120; Barr, 1993, s. 29-30).

            1930’lu yıllarda, İsveç refah devletinde de önemli bir değişim olmuştur. İşsizliğin hızla arttığı bir ortamda, 1932 yılında ilk İskandinav sosyal demokrat hükümeti iş başına gelmiştir. İsveç refah devleti, 1930’lar ve sonrasında, aktif işgücü piyasasını destekleme politikası, kamu istihdamı, toplu ücret pazarlıkları, açık bütçe uygulamaları ile ekonomi politikası alanında  gösterdiği gelişmeyi sosyal politika alanında da göstermiştir (Pierson, 1991, s. 122-123). 1933-1938 döneminde yeni konut ve  istihdam programları oluşturulmuş, emekli aylıkları, çalışanlara tatil hakkı, ücretsiz hamilelik ve doğum hizmetleri, yeni evlilere devlet kredisi sağlanması gibi alanlarda yeni yasa